Makale

Silahli mücadelenin sonlandirilmasi herkes için hayirlidir*

Tüm siyasetini Kürtlerin hak ve özgürlük taleplerini bastirmak üzerine sekillendiren, agir baski ve asimilasyon politikalari ile Kürt halkinin varligina kasteden Türkiye Cumhuriyeti,

pes pese, araliksiz olarak devam eden Kürt baskaldirilari ve direnislerin sonunda nihayet Turgut Özal’in cumhurbaskanligi sirasinda Kürt meselesine farkli bir yaklasimin sinyallerini verdi.

Özal’in 6 Eylül 1991 tarihinde ‘federasyon dahil her seyi tartisabiliriz’ sözleri statükocu militarist kesimin sert muhalefetiyle karsilasti.

Özal elbette ki federasyon yanlisi degildi, Ancak Kürt meselesinin tartisilmasindan, Kürtçe üzerindeki baskilarin kaldirilmasindan ve kültürel haklarin saglanmasindan yanaydi.

Ayni yillarda, 1992 yilinda basbakan olan Süleyman Demirel’de ‘Kürt realitesini taniyoruz’ sözleriyle geleneksel politikalardan çark etme sinyalleri veriyordu.

Ancak bu sözlerin edildigi yillarda, Kürdistan’da estirilen devlet terörü akil almaz boyutlara ulasiyor,4000 dolayinda köy yakiliyor, binlerce faili meçhul cinayet isleniyor, 3 milyon dolayinda yoksul Kürt metropollere sürülüyordu. Hayatin her alani iskenceye dönüstürülürken, Cumhurbaskani Özal ve ekibi kuskulu ölümlerle tavsiye ediliyordu. Basbakan Demirel’in sözleri, sadece ‘hos bir seda’ olarak kaliyor ve artan devlet terörünün habercisi olarak arsivlere geçiyordu.

Osmanli imparatorlugunun çöküsünün ardindan, elde kalan çok uluslu, çok kültürlü bir cografyada Türk ulusuna dayali ‘ulus devlet’ yaratma projesini israrla sürdüren yöneticiler Cumhuriyet öncesi Ermenileri hallettikten sonra, çok daha büyük bir sorun olarak gördükleri Kürtlerin hallini de 80 yil boyunca devam ettirdiler.

Kürtler hem kendi topraklarinda yerlesik, zengin bir kültüre sahip kadim bir halk, hem de nüfus olarak oldukça kalabalikti.

Bu nedenle Cumhuriyetin kurulusunu takiben günümüze dek hazirlanan çesitli raporlarla Kürt meselesinin halli üzerine özü degismeyen ama zaman zaman yeniden düzenlenen planlar projeler üretildi, uygulamaya konuldu.

Bu plan, Kürtleri mümkün oldugunca nüfusun yüzde 15ini geçmemek kaydiyla bati illerine sürmek, Kürdistan’i Kürtsüzlestirmek, ve Kürtleri hizli bir sekilde asimile etmekti.

Ecevit’in arsivinde çikan ve 1961 tarihinde olusturuldugu anlasilan belge bu bakimdan dikkate degerdir.

‘Bölgenin, kendilerini Kürt sananlar lehindeki nüfus strüktürünü Türk lehine çevirmek için, Karadeniz sahillerindeki fazla nüfusla, memleket disindan gelen Türkleri bu bölgeye yerlestirmek, bölgedeki kendilerini Kürt sananlari bölge disina hicrete tesvik ve bu hicreti finanse ederek, memleketin Türk çocugu bulunan yerlerine iskan etmek…’

Baska etnik kökenden kitlelerin planlandigi oranda Kürdistan tasinmasi pek mümkün olmasa da Kürtlerin bati illerine sürülmesinde epey mesafe alindigi görülmektedir.

Sürdürülen siddet politikalari Türkiye’de militarizmi-irkçi fasist yapilari güçlendirirken, Kürdistan’da ise PKK’yi Kürtlerin en büyük örgütü haline getirdi.

90 li yillara kadar Kürt sorununu kabul etmeyen devlet, artik yeni bir strateji ortaya koyuyor; Kürt sorunu esittir PKK, PKK de esittir ‘terör’ diyerek Kürt halkinin hak ve özgürlük taleplerini PKK çerçevesine sikistiriyor ve Kürt sorununu bir ‘terör sorunu olarak iç ve dis kamuoyuna sunuyordu…

O yillarda tüm dünyada ‘teröre’ karsi uluslar arasi mücadele ortakligi öne çikiyor, Türkiye de süreci lehine çevirmeyi basariyordu.

20 milyon Kürdün en temel haklari ‘terör’ sorununa indirgeniyor, hem içeride hem disarida kamuoyuna ‘teröre karsi mücadele’ ediliyormus gibi bir propaganda yürütülüyordu.

PKK’nin kör siddet eylemleri bu propagandanin etkili olmasi için bolca malzeme de veriyordu. Kimi zaman devlet güçleri tarafindan infial uyandiran sok eylemler gerçeklestiriliyor ve PKK’nin yaptigi propaganda ediliyordu. Zaman zaman PKK de bu eylemlilikleri üstlendigi oluyordu.

Özcesi Kürdistan’da kirli bir savas yürütülüyor bu savas ortaminin yarattigi en belirgin sonuç; devletin Kürtleri Kürdistan’dan sürme, bati illerine dagitma stratejisinin realize olmasini sagliyordu.

Kuskusuz bu kirli savas, PKK nin siddet eylemleri, ayni zamanda Türk devleti içindeki iktidar çatismalarinin bir argümani olarak da ise yariyor, militarist kesimin ‘terörü’ bahane ederek iktidarini sürdürmeye,topluma, ayar vermeye elverisli zemini hazirliyordu.

Devleti elinde tutan militarist kesim sürdürülen bu savas kosullarinda demokratiklesmenin önüne geçiyor, iktidar alanini paylasmak isteyen kesimleri çesitli provokasyonlarla etkisiz hale getirebiliyordu.

Militarist kesimin iktidarini korumasi, toplumun sürekli bir tehdit altinda oldugu,kontrol edilebilir bir savas ortaminda tutuluyor olmasina bagliydi.

Öyle ki farkli politikalari gündeme getiren her aktör devre disi birakiliyor, statükoyu koruma çabalari gerektiginde kendi cumhur baskanini,kendi basbakanini,generallerini dahi yok etmeyi saglayacak kadar pervasizlasiyordu.

Bir yandan Kürtler sürülüyor, Kürt cografyasi kan revan içinde tutuluyor,öte yandan iktidar olan militarist kesim daha da güçleniyor, palazlaniyor, her türden demokratiklesme taleplerini bastiriyor ve ya erteleyebiliyor.

Ne de olsa ortada ‘terör ve bölünme tehlikesi vardi!

PKK nin ilk kez ateskes yapmasini saglayan, sorunun siddet disinda çözmeye niyetli oldugunun sinyallerini veren ve ‘federasyonu da tartisabiliriz’ diyen Özal’in saibeli ölümü sonrasi Cumhur baskanligi makamina çikan Demirel’in yerine DYP genel baskanligi ve basbakanliga getirilen Tansu Çiller, bir yurtdisi gezisi sirasinda ‘Bask modeli’ nden bahsediyordu.

Çiller’in çikisi Demirel’in ‘çözümü Ispanya’da arama’ uyarisiyla tersine dönüyor ve Çiller’in basbakanligi süreci kirli savasin en uca ulastigi döneme dönüsüyordu.

1996 yilinda Refah Partisi ve Dogru Yol Partisi’nin koalisyon hükümeti kurmasi statükocu militarist kesimi harekete geçirmis,generaller hükümeti devirmek için her türlü araci devreye sokmuslardir.Bu dönem sonradan 28 subat 1007 darbesi olarak anilacak darbe kosullarini yaratmak ve hükümeti çekilmeye zorlamak için pek çok karanlik iliskinin yeniden canlandirildigi dönem olmustur.

Nitekim Abdullah Öcalan 23 Eylül 2009 avukat görüsmelerinde bu karanlik iliskilerin aldigi boyutu gözler önüne seriyordu.Öcalan söyle diyordu ‘Karadayi ve Kivrikoglu Amerikanci degiller. Karadayi, Kivrikoglu gibiler bunun farkindaydi. Karadayi’nin oldugu bir toplantida aynen ‘bu kadini etkisizlestirelim, güçten düsürelim, bir an önce gönderelim’ deniliyor, Çiller kastedilerek. Hatta Tansu Çiller’i öldürmeyi planliyorlar ve bu plani da bize uygulatmak istediler ve bu olay böylece bize kadar geldi. Çok sasirdim. Biz kabul etmedik. Yine Dogan Güres’in zehirleme meselesi de var, zehirlemeyi yapip bize mal etmek istiyorlardi.’

Görüldügü gibi görüntüde savasan iki taraf var, ortada on binlerce ölü ve muazzam bir yikim var. Ancak savasanlar en üst noktada kirli eylem paslasmasi yapacak kadar samimi…

‘Biz yapalim siz üstlenin!’

Türkiye’de iktidar savaslari ile PKK’nin eylem çizgisindeki yükselme veya düsüslerin paralelligi de dikkate degerdir.

Kürt sorunun çözümüne yönelik askeri yollarin disinda farkli arayislar içinde olan, bu konuda raporlar hazirlatan Türk siyasetçileri ve ekipleri militarist kesimce tasfiye edilirken, PKK eylemlerindeki olagan üstü tirmanisi fark etmemek mümkün degildir. Özal ve ekibinin tasfiyesini, Çiller’in sahinlestirilerek hizaya getirilmesi, en az 10 rapor hazirlayan Erbakan’in 28 subat darbesiyle tasfiyesi izledi.

Ilginçtir 28 Subat darbesi sonrasi PKK’nin eylemlilikleri en alt düzeyde kaldi.

PKK kurulus süreci dahil sürekli olarak devlet ile siki iliski içinde olmustur. Denebilir ki PKK Türk siyasetindeki dalgalanmalarin, klikler arasi çatismalarin bir parçasi, aktörüdür.

Bu iliski biçimi oldukça ‘derin’dir.

Öcalan yakalanip Imrali adasina konduktan sonra da iliskilerin boyutu ve kapsami daha da genislemistir.

Öcalan zaman zaman bu iliskileri desifreden açiklamalarda da bulunmustur.

Öcalan, Imrali’da kendisiyle yapilan görüsmeleri avukatlariyla paylasiyor ve söyle diyordu,: ‘2000’in basinda burada sorguya katilan yetkililer gelmisti. Bazilari komutandi, yetkili olarak konustu. Bana; ‘siz güçlerinizi sinir disina çektiniz, tek tarafli adim attiniz, bundan sonra da tek tarafli adim atacaksiniz. Ancak ordu, devlet sizi dikkate almaz’ diyordu. Ben, devletin politikasini sordum. Onlar da ‘devlet bu düsük yogunluklu savasla sizi dikkate almaz, savasi tirmandirin, daha ciddi bir savas verin o zaman dikkate alinirsiniz, sizi dikkate almak zorunda kalirlar’ diyordu. Kelimesi kelimesine böyle degildi ama öz itibariyle böyle söylemek istiyorlardi. Yani savasi orta yogunluktaki bir düzeye çekmemiz halinde devletin bizi dikkate almak zorunda kalacagini belirtiyordu. Tabii ben savasi tirmandirmadim. Bunu çekindigim ya da korktugum için de böyle yapmadim, samimiydim, sorunun böyle çözülecegine inaniyordum.’ (8 Temmuz 2009)

Öcalan ile Genelkurmay baskani Kivrikoglu bir komisyon marifetiyle görüstügü, yine Öcalan’in yakalandigi süreçte silahli mücadeleyi durdurma, gerillayi sinir disina çekme karari ardindan 2001 yilinda kendisiyle görüsen komisyondan ‘komutan’larin’500 gerillanin içeride kalmasini istedikleri’ hatirlardadir.

Sonuçta PKK Öcalan’in çagrilarina uyarak 7.kongresini topladi.500 kisi hariç, gerillalar sinir disina çikarildi, KADEK adini alan PKK temel taleplerini de degistirdi. Ayri devlet(bagimsiz devlet-federasyon-özerklik dahil tüm istemlerden vaz geçildi) yerini demokratik cumhuriyet söylemlerine birakti. Silahli mücadele durduruldu. ARGK adi Halk savunma güçleri (HPG) olarak degistirildi.

Bu dönemde ortaya çikan ‘baris’ firsati AK Parti’yi devirme planlari yapan militarist kesimce bir kenara itildi.

Öcalan’la görüsmeleri sürdüren ve bu gün Ergenekon davasindan yargilanan kimi generaller PKK’nin yeniden savasmasini istemislerdi.2004 yilinda toplanan PKK kongresi yeniden savas karari almis ve siddet yeniden tirmanmistir.

Öcalan devlet ile olan temaslarini ve PKK’yi bu iliskilere göre sekillendirdigini açikça ifade etmektedir;

’96’dan itibaren bize gelen dolayli mesajlara, çözümü ‘ülkenin bütünlügü ve devletin bagimsizligi çerçevesinde demokratik birlik’ biçiminde açikça, sözlü ve yazili degerlendirmelerimizde esas aliyorduk.’ .(Öcalan-Kürt sorununa demokratik çözüm bildirgesi/ Sayfa 50)’

‘Hem Türkiye, hem PKK için ’95-96’larda MGK’de seslendirilen ve bize kadar da dolayli yoldan ulastirilan konsept,devletin yasadigi degisimi,PKK’nin de göz önüne getirmesi,ve kendisinden beklenen degisime yanit vermesiydi.Erkenden ve olumlu yaklasmaya çalistigim bana göre ordunun denetiminde bati tipi bir demokratik gelisme dogrultusunda ,ortak vatan ve bagimsiz devleti tartismaksizin çözüm arama perspektifiydi.Buna da yetersiz de olsa birkaç sefer tek tarafli ateskesle yanit vermeye çalistim.Yapiyi da yeni konsepte yavasta olsa bilgilendirerek hazirlamaya çalistim.Bu güne bu yaklasimla geldim.’ .(Kürt sorununa demokratik çözüm bildirgesi/ Sayfa 118)’

Buraya kadar özet olarak ifade edilebilir ki devlet ile PKK arasinda diyalog hep var olmustur.

PKK çogu kez devletin derinlerinden gelen taleplere paralel olarak pozisyon almistir.

Bu bazen ateskes, bazen siddetin tirmandirilmasi seklinde olmustur.

Ak Parti ‘ye karsi darbe girisimlerinin hazirlandigi dönemlerde Öcalan ve PKK nin de tüm stratejisini Ak Partiyi devirmeye odaklamasi ,’devlet çözüme hazir AK Parti engel’ söylemini öne çikararak siddeti tirmandirmasi dikkate degerdir.

Bilindigi gibi AK Parti’yi devirme senaryolari ters tepti.Militarist kesimin planladigi tüm darbe planlari desifre oldu.Aralarinda generallerin de oldugu pek çok darbeci tutuklandi,agir cezalarla yargilanir oldu.. AK Parti askeri vesayeti gerileterek devlete egemen hale geldi.

Devran degisti.

Geçmiste Imrali’ya hakim olan militarist kesim ile ‘stratejik ortaklik’ gelistiren Öcalan bu kez AK Parti iktidari ile diyaloga basladi.

Öcalan ‘Halk savasina gerek kalmadi. Baris protokolleri hazirladik ‘ dedikten kisa bir süre sonra baypas edildi.

PKK mevcut eylemsizlik sürecini 14 Temmuz 2011 tarihinde Silvan’da 13 askerin ölümüyle sonuçlanan saldiri ile bozdu.Ayni Anda DTK demokratik özerkligi(!) ilan etti,

Çatismalar giderek tirmandirildi.

Oysa bu dönemde perde arkasinda, simdiye kadar olanlarin çok ötesinde bir görüsme ‘diyalog süreci gerçeklesmekteydi

Bu gizli görüsme trafigi ancak, 13 Eylül 2011 tarihinde Dicle Haber Ajansi’nin (DIHA) internet sitesinde KCK ile Basbakan’in görevlendirdigi MIT yetkililerin görüsme kayitlari servis edildiginde anlasildi.

MIT Müstesari Hakan Fidan, MIT Müstesar Yardimcisi Afet Günes, KCK’den Mustafa Karasu, PKK’li Sabri Ok ve Zübeyir Aydar’ arasinda geçen bu görüsmelerin PKK içindeki bir odak tarafindan açiklanmasiyla hükümet krizi yaratilmak ve diyalog sürecini provoke etmek planlansa da basarili olamadi. Basbakan MIT’e ve sürece açikça sahip çikti.Yargilanmalarini önlemek için yeni bir yasal düzenleme yapti.

Oslo görüsmeleri desifre oldugunda Öcalan’in uzun zamandir MIT ile görüstügünü, bu görüsmelere PKK’nin Avrupa kanadi ve hatta Kandil’inde su yada bu sekilde dahil oldugunu ve oldukça mesafe alindigi da ortaya çikti.

Bu süreç neden sabote edildi? Kim yapti? Ne amaçlandi sorulari havada uçusurken gözler bir kez daha PKK nin Türkiye’deki karanlik odaklarla, bölge devletleriyle özellikle Iran-Suriye Irak gibi devletlerle, onlarin rejimleriyle olan iliskilerine, siddetin artarak devam etmesinden fayda uman kesimlere çevrildi.

2012 de PKK’nin Semdinli’de ‘alan hakimiyeti’ ni ilan etmesi gerilimi daha da tirmandirdi. Devlet çok sert operasyonlarla karsilik verdi yüzlerce PKK’li yasamini yitirdi.

Çatismalari cezaevlerinde KCK tutuklularin açlik grevleri izledi. Kisa sürede genisleyen ve BDP millet vekillerinin de katilmasiyla kilitlenen eylemlikleri ancak Öcalan’in bitirebilecegi propaganda edildi.

Uzun bir süre sessizlige gömülen Öcalan yaptigi açiklamayla açlik grevlerini bitmesini sagladi.

Bu yolla, Öcalan sözünün dinlenmedigi imajini tek muhatap imajiyla tazeledi.

Ve yeniden Öcalan -MIT görüsme sinyalleri dillendirilir oldu.

Imrali görüsmeleri diye dillendirilen bu sürecin diger süreçlerden bir farki var midir?

Öcalan ile yürütülen, statükocu-militarist kesim hariç, PKK karsitlari da dahil hemen hemen her kesimin destekledigi bu süreç nedir? Bu önemli süreçten ne beklenmelidir?

Zira tipki körün fili tarifi gibi her kes bu süreci desteklerken, destek mesajlari verirken birbirinden çok farkli beklentileri de ifade etmektedirler.

Türk devletinin bu süreçten beklentileri açik olsa da simdilik onu bir tarafa birakarak Kürt kesimdeki yaklasimlara bir göz atmakta yarar vardir.

Bir kesim Öcalan ile yapilan bu görüsmelerin; Kürt sorununun ‘Çözümü’nü saglayacagi en azindan çözüm sürecine yol açacagini ifade etmektedirler.

Elbette ki çözümden de herkesin anladigi farklidir.

Kimi hayalperestler Imrali görüsmelerinden nerdeyse, bagimsiz bir devlet olmasa bile en azindan federasyon veya demokratik özerklik çikacagini hayal etmektedirler!

Diger bir kesim ise PKK nin silahli mücadelesinin miadinin doldugunu, Kürt halkina zarar verdigini, silahlarin birakilmasinin bile tek basina bir kazanim olacagini ve Kürt siyasetinin normallesecegini, bu yolla çözüme giden yolun önündeki önemli bir engelin kalkmis olacagini ifade etmektedirler.

Tüm kesimlerin sürece destek mesajlari vermesinin altinda yatan temel nokta veya ortak payda sadece; silahlarin susturulmasi, silahli mücadelenin sonlandirilmasidir diyebiliriz.

Kuskusuz ortada gerçek anlamda Kürt sorununun çözümü yoktur. Zira gerek Statükocu militarist kesimin gerekse AK Parti iktidarinin Kürt sorununu ulus- ülke gerçekligine dayali olarak çözme konusunda bir programa ve ya bir niyete sahip olmadiklari ortadadir.

Devletin çözümden muradi; ‘vatanin ve milletin bölünmez bütünlügü’ esas alinmak kosuluyla Kürtlerin bireysel- kültürel haklarinin verilmesidir.

Esasen Avrupa Birligi’ne üyelik sürecinde Türk devleti zaten bu adimlari atmayi kabul etmistir.

Nitekim 21 Kasim 1988 tarihinde kabul edilen ancak çekinceler konan Avrupa yerel yönetimler özerklik sarti bunlardan biridir.

Gelinen noktada bagimsiz, birlesik Kürdistan talebiyle silahli mücadeleyi sürdüren, Öcalan yakalandiktan sonra tüm ulusal taleplerini terke den PKK devletin temel aldigi çerçeveye ‘vatanin ve milletin bölünmez bütünlügü’ çerçevesine evet demistir.

Öcalan’in yillardir dillendirdigi ‘demokratik ulus’-‘ortak vatan’

bir ara dillendirilen, içi bos olsa da ‘demokratik özerklik’ dahi artik söz konusu olmayacaktir.

Zira Ahmet Türk’ün Imrali’da Öcalan’la görüsmesinin ardindan yaptigi ‘Imrali’nin taleplerinin devleti zorlamayacak türden oldugu ‘ açiklamasi bunun isaretlerini vermektedir.

Yazinin sonunu Öcalan’in ANF’de 18.07.2011 de ‘Benim disimda kimse silah biraktiramaz’ basligiyla yayinlana Avukat görüsmesi notlarindan aldigimiz kisa bölümlerle bitirelim;

‘Demokratik özerklik modeli bir bölgeye özgü bir çözüm modeli degildir. Demokratik özerklik önerimiz demokratik modernite adini verdigimiz genis bir kuramin alt dalidir’ ‘Bütün Türkiye’de uygulanabilecek, Türkiye gerçegine, kültürüne daha uygun bir modeldir. Yerellerin, yerel kültürlerin güçlendirilmesidir.’

Sunu söylemekte sakinca bulmuyorum. Heyetle en son bir görüsme daha gerçeklestirdik. Kamuoyunun bilmesinde fayda var. Böyle kritik ve sicak bir dönemde bile görüsmenin sürmesi ciddidir, önemlidir. Silahlari biraktirma irademiz var. Açik ve net söylüyorum. Benim disimda kimse silahlari biraktiramaz.

‘ Herkes ‘ancak sen yapabilirsin diyor’. Ben de bu rolden kaçamam. Geregi neyse yapmak istiyorum. Bunun için çok açik Sayin Basbakana buradan sesleniyorum. Bana rolümü oynamam için gerekli pratik araçlarin sunulmasi gerekir.

‘ Bunu çok net ve açik söylüyoruz. Türkiye kamuoyu bunu bilmeli. Biz bölücü degiliz. Biz tekçi zihniyete karsiyiz. Kesinlikle bölücü degiliz, bütünlükten yanayiz. Vatanin bütünlügüne itirazimiz yok, ortak vatandan yanayiz. Ulusun da bütünlügüne itirazimiz yok ama demokratik ulus temelinde bütünlük diyoruz.’

Son söz;

Bu gün Imrali’da konusulan ve çikmasi muhtemel en olumlu sonuç, kendisi de sorunun çözümü önünde engele dönüsen PKK sorununun çözümdür. Daha dogru bir ifadeyle geçmiste statükocu militarist kesimce tesvik edilen silahli mücadelenin sonlandirilmasidir.

Bu herkes için, her kesim için hayirlidir.

MIT ‘Imrali görüsmelerinin ve çikacak muhtemel sonucun sadece silahlarin biraktirilmasi degil de Kürt sorununun çözümü gibi sunulmasi ince bir propaganda ve toplumu yönlendirme çabasidir.

Kürt sorunu ulusal bir sorundur ve ancak Kürt halkinin,kendi ülkesinde kendi kendisini yönetmesi ile çözüme kavusacaktir.

Bunun asgari biçimi federasyondur.

Kürdistan Sosyalist Partisi/PSK, Kürt sorunun çözümünü su sekilde ifade etmistir;

‘PSK, Kürt halkinin ulusal kurtulusunu, halkimizin kendi kaderini özgürce tayin etmesinde görür. Kürt halki kendi kendisini yönetmelidir.

Partimiz, Kuzey Kürdistan için bunun iki biçimde olabilecegi görüsündedir: Kürt halki ayrilip kendi devletini kurabilir veya Türkiye halklariyla demokratik bir birligi seçebilir.

Ikinci durumda, birlik esit haklara sahip federasyon biçiminde olmalidir. Kürdistan ayri bir cumhuriyet halinde örgütlenmeli, kendi parlamentosu hükümeti olmali ve her bakimdan Türkiye ile esit haklara sahip bulunmalidir.

Kendi kaderini tayin hakki için kosullar olgunlastiginda, Kürt halki bu seçeneklerden birini ya da digerini seçebilir. Her iki durumda da bagimsiz devlet statüsü söz konusudur.’

Özcesi; esitligi esas almayan hiçbir çözüm, çözüm degildir.

*DENG DERGISI Subat- sayi 90

Aydin Günesli

Back to top button