Suriye
‘…Osman’in öldürülmesiyle Islâm, Ali ve Muâviye’nin etrafinda iki firkaya bölündü. Muâviye devletin bütününe hâkim oldugunda, Sia adi artik sadece Ali’nin taraftarlari için kullanildi ve bu tesmiyeye Hâricîlere karsi olmak anlami da karisti.
…Ali devletin basina geçer geçmez, Kureys Ailesi’nin birkaç üyesi hemen onun aleyhine döndüler. Bunlar, Osman’in öldürülmesi suçunu Ali’ye yükleyerek, bu cinayetin meyvelerine kondular…
…Ali, Osman’a karsi yapilan ihtilâldeki grup baskanlarinin en önemli dayanagini teskil eden Iraklilari yaninda tutmaya muvaffak oldu. Devletin merkezini Kûfe’ye naklederek, Basra’yi kendi tarafina kazandi.
…Muâviye’nin arkasinda, uzun zamandan beri idare etmekte oldugu Suriye duruyordu. Onunla Ali arasindaki mücadele bir Suriye-Irak savasina dönüstü.
…Bu savas, Ali’nin ölümüyle Iraklilarin aleyhine sonuçlandi. Ali ismi bundan sonra Suriye boyunduruguna karsi bir muhalefetin bayragi oldu. Böylece Sia Irak’ta yerlesti. Özellikle Kûfeliler az veya çok Siî oldular.
…Bunlar için Ali, yurtlarinin kaybedilmis ihtisami ve büyüklügü anlamina gelmekteydi. Sahsina ve ailesine karsi duyulan yasarken sahip olmadigi hürmet ve itibar, iste bu düsünceden dogmustur.’ (*)
Ne isimiz var bizim, 1001 Gece Masallari gibi bir türlü bitmek bilmeyen bu Arap kavgalarinin içinde, Allah askina?
Onlarin siyasal ve toplumsal iç meseleleri, neden bizim de iç meselemiz sayilsin ki?
Elbet de üzülürüz masum kitlelerin zulüm görüp aci çekmelerine, insan olarak. Beseriyetin ne yazik ki ancak bu kadarina ulasabildigi BM gibi, AB gibi, NATO gibi ortak sorumluluk platformlarinda çirpinarak, tabii ki katliamlari önlemeye de çalismaliyiz bir yandan.
Ama iste hepsi o kadar!
Kraldan çok kralci kesilip de daha ötelere geçerek, kendi toplumunun hayatini tehlikeye atmak da neyin nesi?
Durduk yerde biçak yemenin, kavga ayirmaya kalkan birinin mutlaka basina gelmis akillanilmaz bir enayilik oldugu bu cografyada iyi bilinen bir gerçeklik iken, nedir bu kabina sigmaz heves, bilmem ki?
Yeni olsa gam yemeyecegim; din rengindeki bu savaslar, dün klânlar arasi iktidar rekabetlerinin, bugün küresel enerji kaynaklarinin, yarin da bulunabilecek baska türlü bahanelerin çok rahatça tetikleyebilecegi tam bin üç yüz senelik bir hikâyesidir, Arap halklarinin.
Siz, nihayet bir yere kadarsiniz. Sonrasi, ne yapalim ki onlarin ve daha çok da, isbirligi içinde olduklari hegemonik seviyelerdeki küresel aktörlerin kotarabilecegi bir is. Dünyanin düzeni henüz bu. Bulacaklarsa da kendileri bulacaklar dogru yolu, size ne?
Hele bir de, onunla yatip onunla kalkacak kadar ‘gözlerinizi din bürümüs’ ve misyonunuza da Arap âlemini adam etmek(!) düstügüne kapilmissaniz, bedelini ödemeden iflâh olamayacaksiniz demektir.
Esad’i göndereyim derken, kendiniz gitmeyesiniz sakin!
Fakat unutmayiniz ki bizler, insan haklarinin ayrismaz bir parçasi olan ‘din ve vicdan özgürlükleri’ için, müminler bir gün iktidar olunca tüm öteki degerlere baskin gelerek toplumun maddi ve manevi hayatini kendi anlayislari istikametinde bu kez de onlar ele geçirsinler; devletin varligini da o dinsel egilimler ugruna tehlikeye soksunlar diye mücadele vermedik.
Kaldi ki, Kürt Meselesi basta olmak üzere bize has sorunlar giderek akla ziyan bir sekilde yogalirken ve çogu kimse de sanki bir matahmis gibi savasin dilini yüceltirken, bu toplumu bir de o cadi kazani iliskilere müdahil kilmak, sonu dehset ve hüsranla bitecek bir maceraya sürüklenmenin ta kendisidir.
Oysa dirlik düzenligimizin çözümü, insanligin yüzlerce yil süren birbirini yeme deneyimlerinden sonra edindigi demokratik erdemlerde saklidir.
Ayni zamanda AB ilkeleri de demek olan bu erdemler, Bati düsüncesinde kristalize olmus bir hayat tarzina yüzümüzü yeniden çevirmemizi önererek, bizi aklimizi basimiza toplamaya davet ediyor.
Bu davet, köprüden önceki son çikis gibi, bir kez daha ‘AB’nin 2012 Ilerleme Raporu’dur. Türkiye’nin çikarlarinin ve geleceginin garantisi buradadir.
Egemen Bagis’in yaptigi gibi posta koymak degil, eksikleri telâfi etmeye odaklanmak gerekir.
Rüyasinda dahi sadece Suriye’yi gördügü izlenimleri veren Basbakan için, âdetâ baska sorun yok gibidir.
Hâlbuki Türkiye’de kitleler sikinti içindedirler. Karun kadar zenginlesmis bankalarin sorunlu alacaklari akbaba mahiyetindeki takip sirketlerine ‘onda bir fiyatina’ temlik edilerek, borç içinde yüzen küçük insanlarin esir pazarlarindaki gibi alinip satilmalarina seyirci kalinmaktadir.
Hazine arazilerini yagmalamis kimselere, kentsel dönüsüm adi altinda devlet eliyle daireler dükkânlar cukkalanmakta; yoksullara da özel dinî günler için sadaka kolileri reva görülmektedir.
Bugünkünden çok farkli bir programla yola çikmis olan Erdogan’in, oralardan çok ama çok farkli yerlere savruldugunu göremeyenleri, degil gözlük, artik dürbün bile kesmeyecektir.
(*) Julius Wellhausen, Islâmiyetin Ilk Devrinde Dini- Siyasi Muhalefet Partileri, Çev. Prof. Dr. Fikret Isiltan, TTK.
12 Eki. 12, Taraf
Namik Çinar