Makale

Tehlikenin farkinda misiniz?

[email protected]

BARIS VE SILAHSIZLANMA SÜRECINI SÜRDÜRÜLEBILIR KILMAK

Yillardir kanayan bir yara haline gelmis olan ve on binlerce insanin ölümü ile sonuçlanan TSK-PKK savasi ,yapilan müzakereler sonucunda; gerek AK Partinin ve Basbakan Tayip Erdogan’in cesur adimlari ve gerekse Abdullah Öcalan’in metanetli tutumu sayesinde, ateskes noktasina gelmis ve son alti ayda karsilikli olarak evlere cenazeler gelmez olmustur. Baris ve silahsizlanma süreci olarak yorumlanabilecek bu yeni süreç, çözüme dair umutlari da güçlendirmistir. Bu yüzden parti ya da görüs farki olmaksizin Kürt cografyasinda halkin %95 (yüzde doksan besi), Anadolu cografyasindaki halkin %60 (yüzde atmis ) a yakin bir kesimi; genel toplamda ise Türkiye halklarinin %80 ( yüzde seksen) i bu yeni sürece arka çikarak destek vermistir.

Silahsizlanma sürecinin çözümü de gerçeklestirecegine inananlarin sayisi ise ne yazik ki bu yüzdelerden çok çok geride kalmaktadir. Kimi insanlar Kürt sorununu; PKK sorunu ve silahli mücadele ile es gördügü için- ki yillardir bu böyle empoze edilmisti, bu yaygin bir Türk algisidir-silahlar susunca Kürtler de susar, Kürt sorunu diye bir sorun kalmaz diye bilmektedir.

Oysa ki Silahlarin birakilmasi Kürt sorununun çözülmüs oldugu anlamina gelmez. Kürt sorunu ulusal bir sorundur ve ülkenin üniter yapisi ile ilgilidir.

Kürt sorunu adalet, esitlik ve kendi kaderini özgürce belirleyebilme hakkinin taninmasi, bu hakkin anayasal güvence altina alinmasi ve bu hakkin uygulanmasi için gerekli degisimlerin ve olanaklarin saglanmasi sorunudur.

Kürt sorunu self ve determinasyon sorunudur.

AK partinin baris ve çözüm süreci adini verdigi bu yeni süreç, Kürtler bakimindan yeni umutlar da dogurdu. Kürt tarafindaki PKK’nin, silahli mücadeleden vazgeçerek gerillalarini sinir disina çekme karari, Kürtlerin ‘baris ve özgürlük’ adina olan özlemlerinin gerçeklesecegi sinyallerini verdi.

Yaygin Kürt algisina göre, silahli mücadele artik Kürt hareketine zarar veriyordu. Bu nedenle silahlar bir an önce mezara gömülmeliydi. Ancak o zaman Kürt siyaseti dogru bir yörüngeye oturacak ve yasam normallesecekti.

Silahlarin susmasi, sevinçleri çogaltti.

Kürt sorunu ilk kez bu denli siyasal tartismalarin odagina oturdu, çözüm konusunda çesitli bilim ve siyaset çevrelerinde tartismalar yapildi.

Bu nedenle bu sürecin baslamasi en çok da Kürtlerin yararina olmustur.

Yapilan müzakereler sonunda Öcalan’in bir demeci ile bir anda otuz yila yakindir dökülen kan durdu, silahlar sustu. Kürtler de Türkler de rahat bir soluk aldi. Her iki cografyaya da yeni bir baslangiç, yeni bir bahar geldi. Halk barisa bagli oldugunu, sonsuza dek silahli mücadeleden yana olmadigini göstererek yeni döneme olan bagliligini her firsatta gösterdi.

Türklerin çogunluk kismi da, büyük bir olgunluk ve anlayisla Kürt sorununun bir an önce çözülmesinden yana oldugunu, kanin, göz yasinin ve acilarin bir daha yasanmamasini; ülkede adalet ve esitlik için gerekli adimlarin atilmasina razi oldugunu gösterdi.

Bu da paradigmalarin yikildigi anlamina gelmektedir.

Basbakan adina’ akil insanlar’ dedigi heyetler seçti. Heyetler dokuzar kisiden olusup yedi gurupta toplanmisti. Sayin Erdogan bu yedi ayri heyeti yedi ayri bölgeye göndererek yeni sürece ve çözüme dair halkin bilgilenmesini ve halkin görüslerine basvurulmasini, kismen de olsa saglamis oldu.

Bu da çözüm için önemli bir girisimdi. Çözüm umutlarini güçlendiren bir hareketti.

Heyetler bölgelerinden dönerek elde ettikleri düsünce ve gözlemlerini raporlar biçiminde basbakana sundular. Raporlardan çikan agirlikli sonuç Kürtlerin haklarinin taninmasi ve sorunun demokratik yollarla çözülmesinin gerçeklestirilmesi yönündedir.

Bu heyetlerin gezileri ‘yerlesik algilarin’ degismesine önemli katkilar sunacaktir.

Heyetlerin gezilerinde sikça empatiler kurulmasi biçiminde halkin adalet ve vicdan duygularina hitap edilerek, hosgörü ve hakkaniyetin olusmasi için çabalar gelistirildi. Kamu vicdani sorgulandi.

Halk adalet ve esitlikten yana oldugunu heyetlere ikrar etti.

Tüm bunlar kazasiz belasiz alti-yedi aylik dönem içinde gerçeklesti. Silahlar susmus, kan durmustu. Müzakereler devam ediyor, halk telkinlere yanit veriyor ve süreci bozacak tavir ve davranislardan uzak duruyordu. PKK ve AK Parti kismen dil degistirerek savas dili yerine bir baris dili kullanmaya baslamisti. Adim adim çözümün gündeme gelerek sonuçlanmaya dogru gidileceginin sinyalleri gelmeye baslamisti.

Kürtler nihayet kendileri için hayirli olan bir dönem yasamaya basladi.

Iste korkulan da buydu zaten. Tüm bu gelismeler, bir yandan sevindiriciydi, diger yandan da ‘acaba’ larla doluydu. Tehdit olarak algilanmis olan Kürtler bir anda magdur ve maküs talihli vatandaslar olarak tanim bulurken Makbul Türklük, ayricalikli ve üstün Türklük de irtifa kaybetmeye basladi.

Soru artik söyle sorulmaya baslandi: Kürtler kendilerine taninacak haklarla ikna olabilecek mi.? Türkler Kürtlere taninacak haklara riza ve hosgörü gösterecek mi.?

Ne var ki, ne zaman Kürtlerin lehine ve yararina hayirli ve iyi bir seyler olgunlasmaya baslamissa, ser odaklari aninda harekete geçerek önünü kesmislerdir.

Korkarim ki bir kez daha tarih tekerrüre dogru evirilmeye çalisiyor.

II.. AK PARTI HÜKÜMETI VE DEMOKRATIK HÖSGÖRÜ SORUNU

AK Parti on yillik iktidari süresince devrim niteliginde degisim ve dönüsümler gerçeklestirdi. Kürt Kimliginin taninmasi, Askeri vesayetin sona erdirilmesi, anayasa ve yargidaki olumlu degisimler, 12 eylülü ve darbecileri yargilamaya baslamasi, darbeye tesebbüs faaliyetlerinin açiga çikarilmasi, saglik alaninda, çevre alaninda ve sosyal alanlardaki yenilesmeler, dis borçlarin tasfiye edilmesi, gayri safi milli hasilanin büyümesi, yatirimlar, ekonomik kalkinma ve büyüme konusunda ciddi basarilar elde etti. Bu nedenle halkin yaridan fazlasinin oylarini ve takdirini almayi da basardi. Halk istikrar, huzur ve sükunet istiyordu. AK Parti bu özlemleri dogru okuyarak buna kismen yanit verdi.

Türkiye önemli ölçüde güçlenerek bölgede itibar sahibi olmaya basladi.

Bu nedenle kaygilar ve endiseler de çogaldi.

Ne yazik ki, AK Parti dis politika alaninda halkin iradesini dogru kullanmayi basaramadi. Yillardir özlemi çekilen’ AB üyeligi’ konusunda sekter tutumlar takindi, kibir ile davrandi. Türkiye ile yakin komsulari arasinda ‘baris içinde bir arada yasama’ ilkesini koruyamadi. Israil, Iran, Irak ve Suriye konusunda takinilan tutum Türkiye’nin çikarlarina degildi bu nedenle halk dis politikayi anlamli bulmadi.

Içte ise hükümetin ‘benmerkezci’ ve ‘temsiliyet büyüsü’, kibirli tavirlari dogrultusunda getirdigi kimi düzenlemeler ‘memnuniyetsizlik’ ler olusturdu.

Kürtaj yasasi, Kars’taki heykele ‘ucube’ denmesi, Çamlica tepesine cami yapilmasi, Cem evlerine ‘cümbüs evi’ demesi ve Alevilere camide ibadet etme yolunu göstermesi, yeni köprüye Yavuz Sultan Selim adinin verilmesi, birilerini ‘Zerdüsti’ diye suçlamasi, Türkiye’nin kimi bölgelerinde halkin tepkilerine ragmen Hidro Elektirik Santrallerin yapiminda karar kilmasi gibi davranislar, egitim ve saglik alanindaki kimi düzenlemeler, yandas olmayan ve ama muhalif olan kimi basin yayin organlarina karsi hazimsizlik, kimi yazar, düsünür ve sanatçinin farkli durus ve görüslerinden duyulan rahatsizlik; yani kisaca, elestirenlere, destek vermeyenlere ve biat etmeyenlere karsi hirçin ve öfkeli davranilmasi, kendi politikalarina alkis tutmayan kesimlerin ‘ötekilestirilmesi’ egilimleri ve bunun gibi bazi tutum ve davranislar; çesitli halk kesimlerinden tepki aldi, hosnutsuzluk yaratti.

Hükümetin %50 den fazla halk destegi ile, tek basina iktidar olma avantajiyla davranarak her istedigini çarçabuk yasalastirip hayata geçirmesi, halkta sosyal yasam alanlarinin daralmasi kaygilarini da olusturdu.

Basbakanin ‘Milli içkimiz ayrandir, en az üç çocuk yapin, dindar gençlik yetistiriyoruz’ ve bunun gibi kimi sosyal telkinleri, ise isin tuzu-biberi oldu ve tepkilerin ‘temerküz’ etmesine sebep oldu.

Bu nedenle AK Parti kismen de olsa toplum nezdinde itibar kaybederek mecalsiz ve zayif düstü.

Bu yanlislar hükümeti sikintiya soktu ve itibar kaybetmeye sürüklemek için zemin olusturdu.

Hükümet kafasinin estigi yöne gitmeye devam etmekle yanlisa sapti. Bu yanlislar sonucunda içte ve dista olaylarin gelismesi bas gösterdi.

Önce Reyhanli da büyük patlamalar oldu. Bu provakasyonun dis destekli oldugu kamuoyunca da onaylandi. Onlarca insan öldü, yüzlerce ev ve isyeri yikildi. Halk korku ve panige kapildi. Basbakan çok sonra Reyhanlilarin imdadina gitti. Parlak ve düzgün ajitatif cümlelerle olayi anlatarak geçistirdi. Ciddi bir tutum degisikligi sinyalini vermedi, özelestiri yolunu seçmedi. Dis politik tutumunda taviz vermeyecegini gösterdi..

Hükümetin Suriye iç muhalefetinin örgütlenmesi ve silahlanarak rejime karsi silahli mücadele vermesi konusundaki açik tarafgir siyaseti, halkin tepkisini aldi. Suriyelilerin kaldigi mülteci kamplarinda rejim karsiti kimi faaliyetlerin örgütlenmesi, Arap ve sunni Müslümanlarin destegini almak için Sii müslumanlara karsi ön yargili ve tepkili yaklasimlar, Israil ve ABD ile olan iliskiler, Malatya’ya füze kalkanlarinin yerlestirilmesi, Suriye saldirilarini ‘önlemek’ amaci ile çesitli yerlere Nato güvencesinde füze rampalarinin kurulmasi ve buna benzer dis politik salvolar halkta kaygilar yaratti.

Dis siyasetteki isabetsiz duruslar, iç istikrarsizligin olusmasina zemin olusturdu.

Kisacasi gerek iç politikada ve gerekse dis politikada AK Parti hükümeti ve basbakanin kibirli tutumu ,dista ve içte ‘memnuniyetsizlikler’ dogurdu. Bu durumu hükümet sezdigi halde bir tutum degisikligine gitmedi. Tersine sayin basbakan ‘basina buyruk’ davranislarini sürdürdü.

Toplum çözüm bekleyen , basta Roboski olmak üzere bir çok sorunun halka dogru açiklanmasi, ve ülkede ne olup bittigi konusunda halka bilgi verilmesini beklerken, hükümet kendi politikalarinda israr etti, ciddi bir muhalefetin olmayisindan da yararlanarak parlamentoyu kendi yazi tahtasi haline getirdi.

Parlamentodaki sayisal tablo hükümeti rehavete sürükledi.

Mecliste ciddi ve tutarli bir demokratik muhalefetin olmayisi hükümetin benmerkezci anlayisini daha da perçinledi.

Yetkililerin Taksim Gezi parkina topçu kislasi yapilmasi amaci ile agaçlik alandan kimi agaçlari sökmesi, bardagi tasiran damla oldu. Yukarida anlattigimiz hükümetin yanlis tutumlarini bahane ederek sosyal yasam alanlarinin daraldigi endisesinde olanlar, hükümetin basina buyruk davranislarindan tedirgin olanlar için kendini gösterme ve ‘muhalefet’ yapma zamani gelmisti.

Disarda Türkiye’nin politikalarindan ve büyümesinden rahatsiz olanlar, içerde baris ve silahsizlanmadan ,Kürt sorunun barisçi bir zeminde çözüm sansi elde etmis olmasindan tedirgin olanlar için bundan daha iyi bir firsat olamazdi.

III..GEZI PARKI MERKEZLI OLAYLAR VE HÜKÜMETIN TAVRI

Gezi Parki eylemleri aslinda bir sonuç olarak yorumlanmali. Hükümetin yanlis kimi politika ve söylemlerine karsi, kent ve çevre duyarliligi adina kimi düzenlemelere karsi bir tepki eylem olarak bas gösteren eylemler, bir süre sonra masumane eylemler olmaktan çikip hükümete ve onun, diyalog, yumusama ve silahsizlanma politikalarina karsi muhalefet eylemlerine dönüstü. Soylu ve hakli duygularla sokaga çikan sivil muhalefet yapmak isteyen ve politik olmayan gösterilerle hükümetin ‘memnuniyetsizliklerine’ dair dikkat çekmek isteyen gurubun arasina radikal kesimlerde karisinca, eylemler bir anda yörünge degistirdi. Tam da bu asamada baslangiçta sokaga atilan geri çekilmeyi ya da kendilerini radikal ve marjinal guruplardan ayri tutmayi yegleyen kesim iki arada bir derede kaldi. Onlari digerlerinden ayirmak da zorlasti. Gezi parki bir anda bir meydan muharebesine dönüstü. Kiskirtma, tahrik ve provakasyon taksimde fitili ateslenen direnisleri bir anda ülkenin kimi kentlerine de siçratti.

Burada hükümetin dengesiz ve sert polisiye tavirlari ise dikkat çekiciydi. Polisin takindigi her sert ve orantisiz hareket, hükümetin hesabina yaziliyor ve karsi tarafa prim veriyordu. Biber gazi tazyikli su derken kursunlar da konusmaya baslayinca polisin sert uygulamalarina karsi göstericiler de siddete yöneldi ve önlerine neyi kattilarsa yakmaya yikmaya ve tahrip etmeye basladi.

Bu siddet polis siddetine karsi gelistirilen bir tepkiydi.

Ankara ve Izmir’e de bir anda siçrayan eylemlerdeki temel slogan’ her yer Taksim, her yer direnis’ olarak ifade buldu. Bu açikça bir ‘genel direnis’ çagrisiydi. Çagriyi yapanlar ise daha çok radikal sol guruplar, Ergenekon baglantili kimi kurum ve kuruluslar, radikal Islamci ve irkçilar, fanatik milliyetçilerdi. Bu nedenle fazla itibar görmedi.

Gösteriler ‘direnise’ dönüstürülmek istendigi için de hükümet daha da sertlesti.

Taksim eylemleri bir gerçegi hatirlamamizi sagladi. Tarihte her zaman dini, dili, siyasal görüsleri ne olursa olsun iyi ve dogru seylerin yapilmasini istemeyenler hep güç birligi içinde olmuslardir. Içteki ve distaki ser odaklari her zaman el sikismak için ‘ teyakkuz halinde’ beklemislerdir

Gezi parki olaylari masumane ve kabul edilebilir gerekçelerle baslamisti. Bu ,halkin politik olmayan ilk sivil iteatsizligi olmasi bakimindan önemliydi.

Gezi Parki eylemleri kent ve çevre bilincinin olusmus oldugunu gösterdi.

Gezi Parki tepkileri Türkiye’de geçmisten bu güne çok seyin degismis oldugunu gösterdi. Kent ve çevre bilinci, ortak yasam alanlarinin korunmasi, dogal çevrenin ve yesilin korunmasi gibi çagdas bir bilincin artik ülkede yavas yavas gelisiyor olmasi kuskusuz ki Türkiye’nin yasam standartlarinin yükseliyor olduguna isaret etmektedir.

Ancak Gezi parki eylemleri iç ve dis odaklarin müdahalesi ile rayindan saptirilarak, ülke geneline kaydirilip hükümete karsi genel bir baskaldiriya dönüstürülmeye çalisildi. Olaylar abartildi ve yabanci basina abartili bilgiler servis edildi. Avrupa kamuoyu bu abartili görüntüler ve haberler karsisinda gözünü Türkiye’de olup bitenlere dikti. Kimileri ‘Arap Baharina’ bir öykünme oldugu kanaati ile ‘Türk Bahari’ diye manset atti. Tüm bu gelismeler hükümetin beklemedigi gelismelerdi. AB Türkiye’ye ‘ültimatom’ seklinde bir talimat gönderdi. Öyle ki, kimi çevreler Türkiye’ye Turist gitmesin diye yaygaralar koparmaya basladi. Hükümet karsiti Iç ve dis güçler hükümeti bir kasik suda bogmak istedi, firtinalar kopardi.

Gelisen olaylar karsisinda hükümet panige kapildi. Hazirliksiz yakalandigi bu gösteriler karsisinda ne yapmasi gerektigi konusunda bocalamaya basladi.

Oysa ki Avrupa ve Amerika‘nin bir çok yerinde siklikla benzer eylemler yasaniyor. Tam da es bir zamanda örnegin Brezilyada yer yerinden oynuyor, SAOPAOLO meydaninda milyonlar bir araya gelerek hükümet karsiti eylemler yapiyor, tasla sopa ile önüne çikan barikati devirerek yürüyor.

Keza Yunanistan, Ispanya, Italya gibi AB ülkelerinde geçmiste daha da sert kitle muhalefetleri yapildi. ABD de Newyork’ta ki WALT STRET meydanindaki sivil itaatsizlik gösterileri hala akillardadir.

Türkiye’deki Gezi eylemleri yukarida anlattigimiz yerlerdeki eylemlerle kiyaslanamayacak derecede küçük ve etkisizdi. Ancak hükümet bu tür bir eyleme hazir degildi. Bu bir ilkti. Bu nedenle ‘iktidar gidiyor’ diyerek panige kapilarak göstericilere karsi sert davrandi. Biber gazi, tazyikli su ,ve diger sert polisiye önlemler eylem disindaki halk kesimlerini de ‘etki-tepki’ sonucu eylem içine katti.

Halk polisin eylemcilere karsi sert tutumu karsisinda ‘vicdaninin sesini’ dinleyerek göstericileri korumayi ve onlara sahip çikmayi ödev bildi.

IV..GELISEN TEHLIKENIN FARKINDAMISINIZ

Tutuklu asker yakinlarinin etkili oldugu kuruluslar, Isçi Partisi ,Sosyalist Devrim Partisi ve kimi küçük radikal sol hareketler, halki alanda görünce heyecana kapilip bir ‘devrimci durum’ pozisyonu oldugunu sandilar. Onlarda polise ve kamu araçlarina, kamu mallarina büyük zararlar veren siddet eylemlerine giristiler. Günlerce Taksim ve çevresinde olaylar yatismadi. Hükümet ise sasirmis bir vaziyette daha da hirçinlasti. Olaylar Ankara ve Izmir’e de siçradi. Oradan Adana ve Eskisehir, Mersin gibi yerlerde de küçük de olsa eylem ve direnisler gerçeklesti. Bu tablo günlerce sürdü. Polisin sert müdahalesi sonucu çok kisi yaralandi, polis tam da bir olaganüstü hal durumuna getirildi.

Bu arada göstericilerden yasamini yitirenler oldu. Bu hükümetin isini daha da zorlastirdi. Polisin sebebiyet verdigi yaralanma ve ölüm olaylari tepkiyi genisletti.

Bu göstericiler arasinda çok sayida yerli-yabanci ajan-provakatörün oldugu ileri sürüldü.

Hükümet, ‘bunlar birkaç çapulcunun yaptigi isler’ diyerek bu gösterilerin ‘çözüm sürecini kesintiye ugratmak amaçli’ oldugunu ileri sürerken göstericiler ise bu eylemleri ‘devrim provasi’ gibi algilandi. ‘Çapulcu’ benzetmesi karikatürize edilerek bu benzetme üzerinden yeni eylemlilikler gelistirildi.

Geçmiste benzer gösteriler ve eylemler konusunda bir hayli deneyimli olan Kürtler bu kez kendi cografyalarinda bu eylemlere yandas girisimler içine girmeyerek destek sunmadilar. Lakin hükümet ile müzakere halinde olan PKK eylemler için ‘talimat’ vermedi. Kürt halki da zaten bu hükümetin Kürt sorununu çözecegine inanmaya baslamisti. Bu nedenle hükümetle kapismak, hükümet karsiti eylemlerde bulunmak, mantikli görünmüyordu.

Her yer Taksim, Her yer Direnis diyen ‘muhalifler’ de Kürtler neden eylemlerine destek vermiyor diye kiziyorlardi. Kürt hareketinin sol harekete ihanet ettigini söyleyenler bile vardi. BDP cephesindeki ‘düalist’ tutum ise sasirticiydi. Sirri Süreyya Önderin ‘artistik’ davranis ve söylemleri, BDP kitlesinin kafasini bulandirdi.

BDP bir süre politika üretme becerisinden yoksun kalarak, olaylar için yorum yapmadi. Kimilerine göre BDP yorum yapmak için henüz ‘icazet’ almamisti.

Bilindigi gibi hükümet Öcalan ile yaptigi müzakereler sürecinde, BDP’yi de yasanacak yeni sürece ‘lütfen’ dahil etmis, ve onunla da ‘barisik’ olmak istemisti. Lakin hükümetin gerçek ve dogrudan muhatabi Abdullah Öcalan’di ve zaten hükümet yapmak istediklerinin tümü konusunda Öcalan’dan rahatlikla faydalaniyor ve onu kendi politikalarina araci yapiyordu. Bu baglamda BDP’ye hiç ihtiyaci yoktu. BDP ise bu durumun farkindaydi ve bundan hosnut degildi. BDP’nin Yaptigi yegane muhalefet ‘hükümet Imraliya gidecek heyetlerimizin seçiminde müdahaleci tutumundan vaz geçmelidir.’ yolundaki memnuniyetsizlikten ibaretti.

Gelinen noktada Öcalan ile BDP arasinda bas gösterdigi savlanan sürece dair görüs ayriliklarinin nasil sonuçlanacagi ve BDP’nin geleceginin ne olacagi simdiden kafalarda soru isaretleri dogurmaya baslamistir.

BDP vesayet altinda siyaset yaptigi için temel konularda parti içinde ancak ‘etkili’ ve ‘yetkililerin’ konusmasina izin var. Geçmisten bu güne meclis kürsüsünü ziyaret sansi bulamayan, basin toplantisi zevkini tadamayan milletvekilleri bile var. Siyaset bilimcileri artik BDP’yi iyi taniyor, bu nedenle kimse onu pek ciddiye almiyor.

Öcalan herkesten önce ve önde geliyor, Öcalan’in var ettigi degerlere katki sunamamis BDP’nin, ise, miyadini doldudugu savlaniyor.

BDP / DTK /HDK hangi adla anilirsa anilsin asla Öcalan’in hosuna gitmeyecek, onun politikalari ile örtüsmeyecek ne bir konusma ne de bir siyasal çikis yapma sansina sahip degillerdir. Gerçekte de bunlarin hepsi ’emanetçi’ . Yarin Öcalan tahliye olur da birebir kendisi ile örtüsen yeni bir olusuma yönelirse, bunlar bir saniyede buhar olup uçarlar. Ya da Öcalan’in bir tek cümlesi onlarin aninda bitmesine yetecektir. Bu örgütler bu güne dek tabiri caizse kiralik bir taban ya da geçici bir taban üzerinden siyaset yapmislardir. Baslarinda her zaman ‘görünmeyen’ bir orkestra sefi olmus ve karar mekanizmalarini yönlendirerek Öcalan’in emir ve talimatlarini arz etmistir..

Özgür ve bagimsiz bir biçimde temel siyasetler üretme sansindan yoksun olan BDP, günlerini bos geçirmemek için çesitli etkinlikler yapiyor, habire ajitasyona gidiyor. Simdilerde ‘Hükümet Adim At’ adi altinda mitingler düzenliyor. Oysa ki hükümetin adim atip atmayacagi, neler yapacagi zaten masada Öcalan ile konusuluyor ve adim adim uzlasilar saglanip hayata geçiyor. Dolayisi ile hükümetin BDP istiyor diye yeni adimlar atmasi hayal bile edilemez.

Kürt siyasetinde BDP etkisiz ve de yetkisiz bir unsurdur.

Hükümet karsiti gösterilerin alevlenmesi, Kürtlerin de bu ise dahil edilmesi ve eylemlerin giderek her yere siçrayaraki, giderek etkili olmasi için yeni tetiklemelere ve provakasyonlara gereksinme vardi. Baris sürecinin akamete ugratilmasi ser odaklarinin ‘olmazsa olmazi’ idi. Kollari sivadilar ve ise koyuldular.

Önce Dersim’de köy baskini yaptirildi.

Sonra Diyarbakir Lice’de halk karakolun üstüne yürütüldü.

Lice’de bir kisi kursunla öldü. Büyük olasilikla savunma refleksi ile jandarma tarafindan öldürüldü. Bu son derece vahim bir olaydi. Alti ay aradan sonra ilk kez devlet bölgede birini öldürüyordu. PKK’liler Lice’yi baha göstererek bazi yerlerde yeniden eyleme geçti, yakip yikti, biriken enerjilerini bosaltmaya basladi. Taksim dayanismasi adli inisiyatif Tunceli ve Lice’yi de gerekçelerine katti, PKK’lileri ve kimi sol silahli kesimleri oksayan bir tutum içine girdi.

Yapilmak istenen nedir.? Yedek bir güce ihtiyaç duyuldugu için PKK ülke genelinde harekete geçirilmek isteniyor. Yeniden bir kaos ortami yaratilmak isteniyor. Böyle bir ortam Kürt halkinin elde ettigi baris ve çözüm sansini bir anda ortadan kaldirabilir. Ortalik bir anda kana ve dumana dönebilir, eller yeniden silaha uzanabilir .Istenen de zaten budur.

Gelisen tehlikenin farkinda misiniz.?

V.DEMOKRASI VE ÇÖZÜM KONUSUNDA GERI ADIM ATILMAMALIDIR.

Kürtler PKK-Devlet müzakereleri basladigindan beri hükümetin demokratiklesme ve çözüm yolunda kesintisiz olarak ilerleme beklentisi içine girmis bulunmaktadirlar. Bunun sahici ve güçlü bir umut oldugu bilinmektedir. Ancak Hükümet, zaman zaman Kürtlere karsi hirçin tutumlar sergiliyor, Kürt sorununun varligini kulakardi ediyor. PKK’nin silah birakip geri çekilme karari almasindan sonraki süreçte hükümet Kürt sorunu konusunda ilerleme göstermedi. Yeni süreçle birlikte Kürt sorununun çözümünü belirsiz tarihlere erteleme egiliminde. Hükümet bu konuda ‘Silahli hareket tamamen sinir disina çiksin, sonra bakariz’ gibi piskin tavirlar takinarak zaman kazanmaktadir.

Oysa ki, Kürt sorununun çözümünü ertelemek telafisi mümkün olmayacak yeni acilari tekrar yasamayi göze almaktir. Lakin Kürt sorununun çözümünün, Kürtlerin gasp edilmis en dogal temel hak ve özgürlüklerinin iade edilmesi, haklarinin anayasal güvenceye kavusturulmasinin PKK’nin varligi ve yokluguna endekslenmesi son derece kötü bir talihsizliktir.

Abdullah Öcalan‘nin özgürlesmesi Kürtlerin de özgürlesmesi anlamina gelmez.

Böyle bir ipotek, bu denli bir rehin, bu anlamda bir takas ya da bedel, Kürtler bakimindan asla kabul edilemez.

Öcalan’a özgürlük verilmelidir. Ama esas olan Kürtlerin özgürlügüdür.

Geçmisten beri söyleniyor: Kürt hareketinde PKK bir sonuçtur. PKK palazlandirilmis, genetigi degistirilmis bir harekettir. Kürt ulusal mücadelesini manipüle etme yolunda yararlanilan önemli bir kaynaktir. Ancak bir olgu olarak da PKK, Kürt sorunu söz konusu oldugunda görmezden gelinemez. Elinde silahinin olmasi bu gerçegi degistirmez.

Kaldi ki, Türk devletinin seksen yillik ret, inkar ve imha politikalari, demokratik ve insani anlayislardan yoksun olmasi sonucunda PKK ortaya çikmistir. Geçmiste TC’nin sürekli kilip korudugu anti demokratik ortam bu tür örgütlerin olusmasi için en verimli ortamdi. Eger geçmiste, bu gün oldugu gibi hükümetler Kürt sorunu konusunda demokratik ve insani kimi atilimlarda bulunmus olsaydi belki bu gün PKK ile ve onun silahlari ile ugrasmak zorunda kalmamis olacakti.

Sirasi gelmisken belirtmekte fayda var. Askeri vesayet ve darbe olasiliginin bertaraf edilmesi konusundaki çabalari takdirle karsilamak gerekir. Darbe niteligi ne olursa olsun-iyi ya da kötü- her türlü demokrasinin yok edilmesi demektir. En kötü demokrasi bile diktatörlükten daha iyidir.

AK Parti on yillik iktidari döneminde Anadolu dedigimiz ‘bati’ da Ergenekon örgütünü ciddi bir biçimde çökertti, ilgililerin tümünü adalet önüne çikardi, büyük bir kismi üst düzey subaylardan olusan yüzlerce dikta heveslisi asker yargilandi ya da yargilaniyor. Geçmiste kendilerini ‘ ihtilalci isçi köylü örgütü’ diye tanitmis olan sözüm ona kimi ‘sol’ cular simdilerde kendilerine ‘ulusalci’ diyerek ama bu kez gerçek ‘Kemalist’ ve irkçi- soven- kimlikleri ile sahneye çikarak Ergenekon terör örgütünün dagitilmasi karsisinda direnç göstermeye basladilar. Kastedilen kimi örgüt ve kisiler Silivri ceza evi kapilarinda eylemler yaparak demokratiklesme ve sivillesme önünde durdular. Hükümet buna karsin cesaretini yitirmeden Ergenekon ve buna benzer darbe girisimlerine katilmis olan bir çok asker ve sivili yargilamayi basardi.

Bu da son derece cesur ve önemli bir adimdir.

Ne var ki derin devletin son derece derin örgütlendigi bölge ne yazik ki Kürdistan bölgesiydi ve bu terörist olusum geçmiste yüzlerce provakasyon yapti yüzlerce ‘faili meçhul’ cinayet isledi, bu karanlik güçler katliamlar yaparak bölgede sürekli kargasa panik ve kayginin, korku ve endisenin hakim olmasini sagladi.

1993 yilinda PKK ve devlet kismen silahlarin susmasi konusunda anlasmisken derin devlet Bingöl’de 33 savunmasiz askeri öldürttü. Daha baskaca da kimi komplolar sergileyerek ‘silahlarin susmasini’ engelledi. Belli ki bu karanlik odaklar, bu ser güçleri bölgede bir ‘kontr gerilla’ örgütü olusturmus ve Kürtleri silaha bagimli kilmak için ant içmislerdir.

Bu olusumun PKK itirafçilarindan bir ekip olusturarak yurtsever Kürtlere terör estirdigi, bölgede sürekli savas hali ve terör ortami sürsün diye ‘Hizbullah’ gibi paravan tedhis örgütlerini destekleyerek bir çok eylem yaptirdigi, baris, silahsizlanma ve diyalog yanlisi kimi kisileri fizik olarak yok ettigi, bölgelerde halk arasinda sayginlik uyandirmis kimi kisileri öldürmek sureti ile ‘infial’ uyandirip halki provake ettigi bilinmektedir.

Bu denli palazlandirilip ‘sinirsiz’ yetkilerle donatilmis olan- JITEM ya da Ergenekon her ne adla anilirsa anilsin -bir örgüt her seyden önce müzakerelerin baslamasi ile tasfiye edilmeliydi. Müzakerelerin basladigi bir dönemde önce bu ser odaklarinin dagitilip etkisiz kilinmasi gerekirdi. Ancak görünen o ki, Ergenekonun bölge yapilanmasi hala diri duruyor ve tehlike arzetmeye devam ediyor.

Nedense Hükümet Firatin öteki yanindaki Ergenekon örgütünün üstüne gerektigi kadar gitmedi. O üst düzey yöneticiler ve yetkilileri gözaltina alarak örgütü her yerde çökerttigini sanmaktadir. Bu büyük bir yanilgidir ve tasfiye edilmemis bu derin devlet elemanlari küçük de olsa hala bir takim eylemler yapmakta ya da yaptirmaktadir.

PKK kitlesi de yeterince politize olmus bir kitle olmadigi için ‘ nerde hareket orda bereket’ diyerek çikarilan her ‘sese’ aninda kosmaktadir. Bu durum ciddi provakasyonlara neden olabilir ve silahsizlanma ve müzakere süreci ciddi biçimde yara alabilir ya da kesintiye ugrayabilir. Bu konuda hemen gerekli operasyonlar yapilarak Ergenekonun Kürdistan ayagi da çökertilmeli ve ilgililer yargi önüne çikartilmalidir.

Eger silahlarin toplumun yasamindan tamamen çekilmesi isteniyorsa silahi özendiren etmenler yok edilmelidir.

Kürdistan bölgesindeki karanlik odaklar açiga çikarilip dagitilmadan bölgede asayis saglanamaz.

Hal böyle iken, hükümetin yapmasi gereken en önemli sey Kürt haklarini tanimaktir. O PKK ve Öcalan ile de farkli olarak görüsmelerini sürdürüp onlarla anlasabilir, uzlasabilir.

Silahli unsurlar yurt disina çekilse de çekilmese de, hükümet Kürt sorununu çözümsüz birakamaz. Artik ok yaydan çikmistir. Basbakan daha cesur olmali ve Kürtlerin sonsuza dek ‘memnun ve minnetdar’ kalacagi bir ‘azizlik’ daha yapmalidir.

AK Parti içte ve dista savunulabilir onurlu bir Kürt siyaseti olusturmak zorundadir. Eger Türkiye gelecekte bölgede hatiri sayilir bir güç olmak istiyorsa en basta bölgedeki Kürtlerle barisik yasamali ve onlarla iyi iliskiler içinde olmalidir.

Eger hükümet bu kez de Kürtleri karsiya alirsa, Kürtlerin gönlünü almaz onlari demokratik siyaset zemininin disina iterse, en basta Türklere ve ayni derecede tüm halklara büyük kötülük yapacaktir.

Esas büyük tehlike Kürtlerin razi ve memnun olmadigi bir sürecin bas göstermesi durumunda ,PKK’nin bunu firsat bilip hükümet karsiti güçlere entegre olmasidir.

Basbakan eksik kalmis olan degisim ve dönüsümleri gerçeklestirecek cesarete ve iktidara sahiptir. Demokratik dönüsümler ve çözüm konusunda geri adim atmak Ak Partiye büyük oranda güç ve moral kaybettirecektir.

Basbakan eger gelecek kusaklara özgürlük, refah, huzur, güven ve mutlulugu miras olarak birakmak istiyorsa Kürt sorununu çözmelidir.

Basbakan eger bu gücüne ve cesaretine ve mevcut elverisli kosullara ragmen bu sorunu -tam da toplum çözüme bu kadar duyarli iken- çözmezse, onun tarihte övgü ile anilmasi güçlesir.

Özgür ve bahtiyar bir ortak gelecek tüm halklarin ortak özlemidir, Basbakan halki bu özlemleri ile bulusturacak olgunluktadir.

Kardeslik özgür ve demokratik toplumlarin olusmasi ile perçinlesir.

Latif Epözdemir

Back to top button