2019-02-21
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Latif Epözdemir
 
HAK-PAR’ı bekleyen görevler
2012-10-16 11:29
Latif Epözdemir
Geçtiğimiz bir kaç yılda Orta Doğuda ciddi gelişmelere tanık olduk. Hayal bile edilemeyecek bir hızla önemli değişimler yaşandı. Bölgedeki kadim diktatörlerin sarayları yerle bir oldu, bir çok ülkede rejimler değişmek zorunda kaldı, despot ve zalim yönetimler yerini daha liberal ve kısmen daha demokratik halk yönetimlerine bıraktı. Bölgedeki bu seri değişimler Tunus "ta başlayıp Libya" da soluklandı. Bu gelişmeler “Arap Baharı” adı ile tarihe geçti.

HAK-PAR bu ülkelerdeki değişim ve gelişmeleri yeterli görmese de demokratikleşme adına önemli görüp desteklemektedir.

Değişmesi gereken Suriye’deki baskıcı Baas iktidarı ise İran, Rusya ve Çin’in desteği ile hatırı sayılır bir direnç göstererek kendi halkına içte yaşamı zindana çevirdi. Son bir yıl içinde kanlı Baas rejimi Suriye’de on binlerce insanı öldürdü, kentleri ve köyleri bombalar ve toplarla yerle bir ederek, rejime muhalif kesimleri acımasızca katletti.

Yeter oranda bir örgütlenmeden yoksun olan içteki muhalefet ise rejimin acımasız saldırıları karşısında “özgüç” ile istenilen oranda bir direnç gösteremedi, dış güçlerden medet umarak tümü ile dışa bağımlı bir muhalefet olarak Baas rejimine karşı silahlı direnişe geçti.Bu muhalefet hala eklektik bir muhalefet ve kendi arasında değişim yönünde ciddi bir birlik oluşturamadı. Bu nedenle Suriye’deki kanlı kapışmalar hala devam ediyor. Ülke bir kan gölüne dönüşmüş durumda.

HAK-PAR Suriye’deki sorunun BM tarafından çözülebileceğine inanmaktadır. Türkiye Suriye’deki gelişmeler karşısında yanlış ve isabetsiz bir politika güderek Suriye ile savaşma noktasına gelmiştir. Türkiye’nin, Suriye’deki muhalif güçlere yardım etmesini Suriye kendi iç işlerine müdahale olarak algılamış, bu nedenle Suriye rejimine arka çıkarak destekleyen İran ve Irak ile de ilişkilerini sarsmıştır. Bölge ülkeleri ve bir takım güçlerin tahrik ve provakasyonları sonucunda bu gün Türkiye Suriye ile savaşma noktasına gelmişti. Hatta Meclisten savaş için yetki bile almıştır. Bu son derece hassas bir durumdur.

HAK-PAR hükümetin metin olmasını diler. Türkiye’nin asla Suriye ile bir savaşa girmemesini, her türlü tahrik ve provakasyonlara rağmen serin kanlı ve sorumlu bir dış politika gütmesini tavsiye eder. Çünkü savaşın bölgede ciddi tahribatlara neden olacağı tahmin edilir bir gerçektir.. Türkiye demokrasiyi geliştirip güçlendirmek ve ilerletmek adına içte ve dışta silahlardan şiddet ve gerilimden ,askeri hareketlerden vaz geçmeli, içte ve dışta barışçı ve insani bir politika izlemelidir.

Ancak bu gün ülkemizde, ne yazık ki silahlar hala susmuş değil. Elinde silahla savaşan erklerin akıttığı kan, barutun çıkardığı duman; ülkede, gözyaşı ve acıdan ileri gidemedi. Bir tarafta Kürt Halkını Kurtarmak adına eline silahı alıp dağa çıkan PKK, diğer taraftan PKK’yi etkisiz hale getirmek için bombalar ve toplarla “mukabeleyi yüz misil” yaparak ülkeyi kurşun yağmuruna tutan TSK 30 yıla yakındır çarpışıyor.

Kazananı hala belli olmayan bu talihsiz kapışma sonucunda son otuz yılda, öldürülen 50 bine yakın halk çocuğu genç yaşlarda, hayatın taze baharında her iki tarafın yani PKK ile TSK’nin “prestij” savaşına kurban gitti. Silahlar hala susmak bilmedi.

Bu süre zarfında, binlerce, sivil-savunmasız insan sakat kaldı ya da yaralandı. Binlerce köy yakıldı-yıkıldı. On binlerce insan yerinden, yurdundan oldu. Sadece yurtsever oldukları için ağır bedeller ödemeye mahkum bırakılan Kürt halkına mensup insanlar, yıllarca iki disiplin arasında kıvrandı durdu. Oysa ki halkımız, tüm bunları hak etmiyor. Ülkede savaş ve şiddette karar kılmış olan taraflardan her biri, ötekini alt edip savaşı kazanacağını düşlemektedir.

Silah ve savaşta ısrar edenler halkların milliyetçi ve etnik duygularını kaşıyarak ülkede bir etnik çatışma ortamına sebebiyet vermektedirler. Bu oyuna gelmemek gerekir. Başta HAK-PAR olmak üzere Türkiye’deki tüm barışsever ve demokrat güçler bu denli bir ortama geçit vermemelidirler

Savaş ve çatışmalar yıllardır sürüyor; ama bu güne kadar, ne Kürtler “kurtuldu” ne de PKK bitti. Buna karşın savaşan taraflar hala silahları susturmak istemiyor.

Gelinen noktada 30 yıla yakındır süren bu savaş sonucunda, gerek Türk halkı gerekse de Kürt halkı ağır bedeller ödedi. Çocuklarını kaybetti, mutluluk ve refahını huzur ve güvenini kaybetti.

Oysa ki bu talihsiz savaşa ayrılan devasa bütçelerle ülke çok daha ileriye doğru hamleler yapabilir, baştan başa daha mureffeh bir ortama kavuşabilirdi.

Bu kör savaşta en fazla da Kürtler zarar gördü. Kürt Halkı, soylu ve masum dilekleri için çok ağır bedeller ödedi, ve hala da ödüyor. Bu kanlı süreçte Türkiye’de Kürtlerin ne özgürlüğü oldu ne de ekmeği. Halk ateşin içine atıldı, ülke yangın yerine döndü. Halkın zaten özgürlüğü yoktu, bu sürede ekmeği de elinden alındı. Kürt halkı mülteci konumuna düşürülerek batıya göç etmek zorunda bırakıldı, ülke boşaldı, nüfusun yarıya yakın kısmı bu gün batı illerinde sefil ve zorlu bir yaşam sürdürmektedir. Kürtler binlerce insanını bu anlamsız kapışmaya kurban verdi. Aralarında aydınlar gençler ve hatta çocuklar vardı.

Kuşkusuz hala silahlı örgütün saflarında olduğu halde özgürlükten, bağımsızlıktan yana olan, binlerce kişi var. Onlar hala silahlı mücadelenin onları kurtaracağını sanıyor. Hala silahların Kürt halkının kurtuluşu için patladığına inanıyor.

Ne var ki, gelinen süreçte artık kan dökmek, ölmek ve öldürmek tasvip edilemez. Kurtuluşu namlunun ucunda değil silahları topyekun toprağa gömdükten sonra düşlemek ve tasarlamak gerekir.

Artık silahlar susmalı ve kan durmalıdır.

Ülkedeki bu yangına son verilmeli, anaların yürek yangını durdurulmalıdır.

Barışı gerçeğe dönüştürmenin, özgür ve demokratik bir yaşam kurmanın başkaca da bir yolu yok.

Halklar arası dostluk ve dayanışma ancak silahlar susarsa mümkün olabilir.

HAK-PAR çatışan tarafların silahlı mücadeleden vaz geçip akan kanın durması ve silahların susması sorunu için görüşmeler yolu ile çözüm bulunmasını savunmaktadır. Ülkenin selameti için, barışın gelmesi ve demokratik ortama geçişin sağlanması zorunludur. Bunun için gerekli tüm girişimlerin ivedilikle hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Bu gün Kürt halkının oyları ile meclise giren BDP gurubunun Kürt sorunu konusunda çaresiz kaldığı ve yetkisiz olduğu, bu nedenle zaman zaman savrularak konumuna denk düşmeyen davranışlar gösterdiği görülse de , BDP’nin , Kürt sorununu Mecliste çözmek için halk tarafından yetkilendirildiğini unutmamak gerekir.

BDP’nin kimi sembollere dayalı yersiz ve zamansız gösteri ve şovlarına öfkelenerek bu partinin kapatılması ya da kimi milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması çözüm değildir. HAK-PAR , her şeye rağmen BDP mecliste kalmalı ve esas görevlerini laiki ile yerine getirmelidir görüşündedir. Her ne kadar BDP “Biz Kürt sorununda muhatap değiliz, muhatap Öcalan’dır” dese bile BDP mecliste kalmalı ve halkın sorunlarına çözüm üretmelidir.

Hal böyle iken gerek Kandil gerekse de BDP tek muhatabın ÖCALAN olduğunu her fırsatta dile getirmektedirler. Hükümet çevreleri de müzakere ve görüşmelere kapıları kapalı tutmadığını dile getirmektedir. Bu müzakerelerin yeniden başlaması için iyi bir fırsattır.

Hatırlanacağı üzere Öcalan yakalandığı sırada “fırsat verilirse görev üstlenirim” demişti. Öcalan en son kardeşi aracılığı ile kamuoyuna yaptığı açıklamada da “göreve hazır olduğunu” ifade etmektedir.

Buradan hareketle bu fırsatı değerlendirmek gerekir. Devletin ilgili kurumları, ülkede devam eden yangını söndürmek için gerekirse Öcalan’la görüşmelidir.

Dilerim ve umarım ki Öcalan, KANDİL ve KCK’ya rağmen silahların susmasına ve akan kanın durmasına yardımcı olur.

Ancak her koşulda silahların susması Kürt sorununun çözümünü beraberinde getirmeyebilir. Lakin Kürt sorunu başlı başına ülkede savaşın bitmesinden ve silahların susmasından ibaret değildir. Kuşkusuz silahsız bir ortam barışma koşullarını yaratabilir ve bu barış ortamında Kürt sorunu daha rahat çözüm olanağı bulabilir.

Ne var ki olası bir “Devlet Öcalan” görüşmesinde, (OSLO görüşmeleri sonucunda olduğu gibi ) silahlar susmasa dahi Kürtlerin ulusal demokratik hakları “rehin” alınmamalıdır. Taraflar Kürt sorununa ipotek koymamalı, müzakereler olumlu da olsa, olumsuz da olsa Kürtlerin hakları kesintisiz olarak tanınmalıdır.

PKK ile yapılacak olası bir barışta dahi Kürt ulusal hakları son zerresine dek kullandırılmalı ve anayasal güvenceye kavuşturulmalıdır. Lakin Kürtlerin hakları üzerinde yapılacak bir pazarlığa Kürt halkı asla razı olmayacaktır. Son zamanlarda BDP, “silahların susması için Öcalan ile Kürt sorununun çözümü için de bizimle konuşulmalı” diyerek yine kafaları bulandırmaktadır. İki dönemdir mecliste olan BDP ve onun devamı olduğu gelenek çözüm için hiç de ciddi çaba gösteremedi. Bu nedenle BDP bu konuda güven vermekten uzak bir konumdadır.

Kürt sorunu konusunda, ancak tüm Kürt örgütleri ve toplumsal kesimlerin bir araya gelerek taraf olabileceği bir yaklaşım gerçekleşirse çözüm mümkün olabilir.

Ne BDP, ne de PKK tek başına Kürt halkını temsil edemez.

Sadece silahların susması ile Kürtlerin haklarından vazgeçeceğine inanmak saflıktır.

Kürt sorununu da PKK sorunu ile aynı tutup savaş bitip silahlar sustuğunda “Kürt sorunu” da bitti demek daha büyük bir aymazlık olur.

Kürt sorunu PKK ile ortaya çıkmış bir sorun değildir. O yüzyıllardır sürüp gelmektedir. Kuşkusuz Kürtlerin gasp edilmiş tüm hakları geri verilip “iadeyi itibar” edilmediği sürece; PKK ve onun silahlı savaşı olsa da olmasa da Kürtlerin ulusal demokratik hakları için mücadeleleri devam edecektir. Hak ve Özgürlükler Partisi HAK-PAR Kürt haklarının ve özgürlüklerinin sonuna dek takipçisi olacaktır.

Elbette ki silahsız bir ortama geçiş çok önemli ve değerlidir. Silahların konuşmadığı bir ortamda insanlar konuşabilecek, siyasal gelişmelerin önü açılacak ve siyasetin tıkanmış olan kanalları yeniden harekete geçecektir.

Diğer yandan savaşa ve şiddete rağmen, bu gün hükümetin, geçmişten beri Kürtlerin üstüne örülmüş olan devasa duvardan küçük bir delik açmış olması bile çok önemlidir. Lakin o delikten bir nehrin akması için silahların konuşmadığı bir ortam gereklidir. Bu nedenle tüm Kürt parti ve örgütlerinin oluşan yeni olanaklardan istifade etmesi ve bu sürecin kesintiye uğramaması için çaba göstermesi gerekir.

HAK-PAR UZUNCA BİR MÜCADELENİN ÜRÜNÜDÜR

Kürt Ulusal Demokratik Muhalefetinin en zinde ve kararlı öğesi HAK-PAR uzunca bir mücadelenin ürünüdür. HAK-PAR kararlı bir Özgürlük Yolu misyonudur. HAK-PAR ’ın mirasçısı olduğu anlayış 38 yıldır bu amaçlardaki siyasete ve mücadeleye kapılarını kapatmadı. Onca baskı ve engellemelere rağmen, o doğru yolundan sapmadı, halka gerçek özgürlük yolunu göstermekten yılmadı. Benden değilsen düşmanımdansın anlayışının dayanılmaz baskısına karşın HAK-PAR , çatışan silahlı disiplinlerle arasına sınır koydu, “silahlı hareket nereden gelirse gelsin en fazla Kürt halkına ve Kürt ülkesine zarar verir” dedi.

Çünkü, HAK-PAR , hala kan ve gözyaşından, şiddet ve gerilimden beslenen kesimlere rağmen cesurca barış ve demokrasiyi savunuyor. Ne yazık ki HAK-PAR IN sesi, kanlı çatışmaların olduğu dönemlerde, silah seslerinin üstüne çıkamadı, yeter oranda kitlelere ulaşamadı, ulaştırılamadı.

En başından beri HAK-PAR ’ın ve onun beslendiği mücadele geleneğinin önü bilinçli olarak kesildi. Barışsever Kürt demokratik muhalefeti susturuldu. Bu bilinçli bir hareketti. Lakin şiddet ve kandan beslenen odaklar ülkede “barış insiyatiflerinin” güçlenmesinden rahatsız oluyorlardı.

Bir yandan son yıllara kadar Türk devletinin iliklerine kadar sinmiş olan terör hevesi, öte yandan, başından beri Kürt ulusal mücadelesini rayından saptırmak ve Kürt halkının soylu değerlerini, geçmişini, tarihini, kültürünü ; masum ve mütevazi taleplerini yozlaştırarak, muğlak ve hayali projelerle halkı oyalamaktan öteye gitmeyen, şiddet ve gerilimden beslenen, varlığını sürdürmeyi kanın akmasında gören silahlı örgüt, ülkeyi kan gölüne çevirdi.

Silahlı mücadele, Kürt ulusal hareketinin içte ve dışta demokratize olmasını engelledi. Kürtlerin terörist ve asi olarak lanse olunmasına neden oldu. Bu yolla Kürtler potansiyel suçlu ve kıriminal bir toplum olarak tanıtıldı. İçte ve dışta Kürt halkı hak etmediği bir kaosun içine çekildi.

AK PARTİ yönetimi iki dönem iktidarı süresince ülkede devletin derinine nüfuz etmiş terör odaklarının üzerine cesaretle yürüyerek askeri vesayetin son bulması, devlet içindeki şiddet yanlısı unsurların tasfiyesi yönünde cesur ve ciddi adımlar attı. Balyoz, Ergenekon ve buna benzer davalarda eli kana, kine ve şiddete bulaşmış darbe heveslilerinin üstüne yürüdü ve darbecilerin heveslerini kursaklarında bıraktı. Hükümetin bu cesur atılımı her iki halkın da güvenini kazandı. Bu atılım ülkede demokratikleşme konusunda ciddi bir atılımdı. Bu olumlu bir tutumdu ve demokrasi çevrelerinden onay aldı. HAK-PAR , bu tür demokratik atılımları olumlu bularak destekledi.

Ancak bu gün Ak Parti de dahil anadilde eğitime bile karşı çıkan tüm siyasal çevreler dolaylı da olsa açıkça bir halkın yok olmasına göz yummaktadırlar. Çünkü BM’nin “soykırım” tanımlamasına göre bir halkın soykırımı iki türlü gerçekleşebilir. Birincisi o halkı topla tüfekle yok ederek soykırımı yapabilirsiniz. İkincisi de o halkın ana dilini yasaklayarak onun başkalaşmasını ve kendine yabancılaşmasına neden olabilirsiniz ki bu da açıkça kültürel soykırımdır.

HAK-PAR ’a göre anadilin özgürleşmesi, resmi dil olması kamusal ve eğitim alanında kullanılabilmesi bir lütuf ya da özgürleştirme girişimi değil tümü ile bir temel insan haktır. Kürt halkı bu gün bu ve buna benzer temel haklarını kullanamamaktadır. Bu nedenle Kürt halkı bu günkü statüsü itibarı ile açıkça bir kültürel erozyon ve soykırım tehdidi altındadır. HAK-PAR bu tehlikenin farkındadır .Bu nedenle anadilde eğitim hakkının kullanılması en önemli ulusal haktır ve bundan asla vazgeçilemez inancındadır.

Kürt dili Kürt varlığının teminatıdır.

Diğer yandan bu günkü AK Parti iktidarı ciddi bir kitlesel desteğe sahiptir. Bu nedenle bu kitle desteği ile iktidar istese Türkiye’de kangren olmuş tüm sorunları çözebilir. Başta Kürt sorunu olmak üzere ülkenin tüm önemli sorunlarını çözmeye muktedir olan hükümetin her ne olursa olsun demokratikleşme konusunda, Kürt sorununun çözümü konusunda cesaretini yitirmemeli ve demokratikleşme sürecini kesintiye uğratmadan sürdürmelidir. Hükümetin bu meyanda kararlı ve cesur adımları sonuca doğru giderse, başta Kürt halkı olmak üzere toplumun geniş kesimleri tarafından destek bulacaktır.

PKK, yıllardır onca kana ve gözyaşına rağmen Kürt Halkına en ufak bir özgür ortam sağlayamadı. Halkın taleplerinin gerisine düştü. Halkı oyaladı. Halka verdiği sözleri tutmadı. Parlak vaadlerden muğlak projelere yöneldi. Dahası son dönemlerde ülkedeki demokratik değişim ve dönüşümlere de karşı gelerek hükümete savaş açtı.

PKK bu tutumuyla Hükümetin iyi niyet adımlarının yavaşlamasına ve devletin yeniden şiddete yönelmesine adeta davetiye çıkardı.

Özgürlük ve demokrasiden dem vuran, BDP ve PKK , ülkede demokratikleşme konusunda atılan ciddi adımları görmezden geldi. Kürt halkı üzerindeki baskıların, asimilasyon ve ırkçılığın kısmen geriletilmesi alanındaki gelişmeleri dahi tek başına kendi varlık ve mücadele sonucuna bağlayarak bu günkü hükümete cihat açtı. Gereksiz ve anlamsız bir kavgaya girdi. Bu tutum hükümetin daha ileri adımlar atmasını önledi.

Başından beri bilinçli olarak PKK ve BDP Kürtleri tek başına “temsil” ettiğini aynı dili kullanarak savundular. Abdullah Öcalan’ı “Kürt Halk Önderi” olarak lanse ettiler. PKK temsiliyeti eldeki silahın kibiri ile topluma empoze ettirdi. Bu bağlamda rejime ve kendi anlayışına muhalif bir çok aydın ve yurtseveri sindirmeye yöneldi. Kendi dışındaki Kürt yurtsever parti ve örgütleri “hain” ya da “işbirlikçi” ilan ederek onların halkla buluşmasını önledi. Adı geçen yurtsever örgütlere sempati duyan kişileri tehdit etti, onları silahın kibiri de dahil olmak üzere bin bir şantajla siyaset yapmaktan alıkoydu.

Oysa ki özgürlükten ve demokrasiden yana olan örgütler kim tarafından gelirse gelsin demokratik değişim ve dönüşümlere arka çıkarak destek verirler. Bu sürece katkı sunmak sureti ile değişim dalgasının genişlemesine yardımcı olurlar.

Ama henüz kendi içindeki demokrasiye bile tehamülü olmayan silahlı hareket ülkede çok sesli siyasetin gelişmesine engel oldu, kimseye yaşam hakkı vermedi.

Kürt Halkını temsil ettiğini savlayan PKK demokratik dönüşümleri de sindirmedi. Savaşın Kürtlerin zararına olduğunu bile bile savaşı tırmandırdı, şiddeti arttırdı. Ülke bir matem alanına döndü.

Türk devleti de artan eylemler karşısında öfkelenerek yeniden askeri yöntemlere ve güvenlikçi politikalara yöneldi. Bu kapışmada iki ateş arasında kalan mazlum Kürt halkı yeniden ateş çemberine atıldı.

Ancak her iki tarafın patlattığı bombalar bir etnik öfke patlamasına doğru ortam oluşturmaya başladı.

Bu gün dünyada “demokratik özerklik, demokratik cumhuriyet” gibi henüz içi bile doldurulamamış bir proje uğruna silahlı mücadelede ısrar eden tek örgüt PKK’dir. Ayrı devlet ya da bağımsız devlet kurmak bir yana federasyonu bile savunmayan PKK, şiddetli bir silahlı mücadele sürdürmekte ve yüzlerce Kürt gencini ölmeye ve öldürmeye göndermektedir.

O bu silahlı mücadeleyi besbelli ki Kürt halkı için yürütmüyor. Bu çok açık. Örgütün hangi amaç ve hedefler doğrultusunda silahlı mücadele verdiği belli değil. Bunca kan ve gözyaşına mal olan silahlı mücadelenin kime ve neye hizmet ettiği belli değil.

Belli ki bu gün artık PKK kendi savaşını veriyor, kaybolan prestijini yeniden toplamak istiyor. Yaptığı eylemlerin sonuçları üzerinden siyasetini sürdürmek istiyor. Halkın barış çağrılarını ciddiye almıyor. Korku salarak ülkede panik yaratmaya çalışıyor. Kürt halkı ise artık her şeyin farkında. Dahası, halk bu gün hiç bir “kutsal” amaç uğruna silahlı mücadelenin gerekli ve zorunlu olduğuna artık inanmıyor. Gelinen bu düzey PKK’yi giderek yalnızlaştırıyor.

Lakin demokratikleşme ve özgürleşme bilinci geliştikçe, değişim ve dönüşümler sürdükçe, siyasal diyalog ve tartışma olanakları genişledikçe silah ve şiddete dayalı siyaset de gerilemektedir.

Kürt halkı barış dilinin kullanılması ve diyalog yolu ile sorunlarına çözüm bulması için PKK’nin işaret ettiği kişilere oy vererek onların meclise girmesini sağladı. bağımsız olarak seçilen vekiller daha sonra BDP çatısı altında bir araya gelerek bir meclis gurubu oluşturdu. Ancak kısa bir zamanda görüldü ki BDP, belkemiği olmayan ve sergilediği duruş itibarı ile konu mankeni olmaktan kurtulamayan, bağımsız siyaset üretemeyen, icazetli bir parti olmaktan kurtulamadı. BDP yerinden yönetilmedi, PKK’nin askeri vesayeti ve icazeti altında mücadele etmek zorunda kaldı.. Bu nedenle kamuoyunda itibarını kaybetti ve devletçe siyaseten ciddiye alınamaz oldu.

Kürtlerin akan kanından nemalanan ve şiddet politikalarına arka çıkarak parsa toplamaya çalışan, varlıklarının tek idame yolu olarak PKK kuyrukçuluğu yapmaktan başka bir yol bilmeyen, siyaset üretmekten aciz, zavallı ve çaresiz kimi sözüm ona “sol” hareketler, de besbelli bu tutum ve davranışları ile Kürt halkının özgürleşmesine katkı sunamazlar. Bu nedenle Kürt halkı onların samimiyetine inanmamaktadır.

HAK-PAR bu yaban otlarının maskelerini düşürmeli ve onları teşhir etmelidir.

Diğer yandan Türkiye bölgede kimi komşuları ile ciddi sorunlar yaşarken ve bu sorunlar neredeyse savaş boyutuna tırmanmışken, o askeri operasyonlarla Kürt coğrafyasını sözde “terörle mücadele” adı altında kasıp kavuruyor. Hükümet, Kürt sorunu konusunda güvenlikçi ve militarist politikalardan medet umuyor, sorunu poligonların içinde çözmeye çalışıyor.

Ne yazık ki günümüzde kimi Türk siyasetçiler de hala Kürt sorununu PKK sorunu ile eş görüyor ve böylelikle ırkçı kesimlerin değirmenine su taşıyor. Kürt sorununun terörize bir sorun olmasına çanak tutuyor.

Başbakan dahi gelinen noktada ne yazık ki, Kürtlerin haklı taleplerini, ulusal ve demokratik haklarını kullanmasını tanımak ve meşru görmek yerine “Kürt sorunu kalmamıştır” gibisinden yavan tespitler yapıyor. Ardından da sayın başbakan çıkıp bu yavan tespitlerle Kürtlerin kendisine yardımcı olmadığından yakınıyor. Kürt kardeşlerim diyen Başbakan kardeşim dediği insanların hak ve özgürlüklerini tanımıyor bu anlamda samimi davranmıyor.

Kürtlerle kardeş olmanın yegane yolu Kürtlere özgür, demokratik, eşit ve adil bir yaşam ortamı sağlamaktan geçer.

Bu gün Kürtlerin hala çözüm bekleyen onlarca ulusal ve demokratik sorunu var.

Kürt sorunu asimilasyonun geriletilmesi ve Kürt dili ve kültürü alanındaki serbestilerden ibaret değil.

Kuşkusuz ret ve inkar politikalarından vaz geçilmesi, Kürt kimliğinin tanınması, dil ve kültür alanındaki özgürleşmeler Türk devlet geleneği göz önünde tutulduğunda, devrim niteliğinde gelişmelerdir ve Kürt halkı bu gelişmeleri memnuniyetle karşılamaktadır.

Ancak Kürtler bir ulustur ve bu statülerinden kaynaklanan ulusal hakları vardır. Bu haklar tanınmadan ülkede Kürt sorunu bitmez.

Kürtlerin tüm ulusal hakları tanınmadıkça da, şiddet ve gerilim bu noktalardan beslenmeye devam eder.

Bu nedenle HAK-PAR Kürt Ulus gerçekliğinin savunucusu olmaya devam etmeli ve Kürt ulusal çıkarları doğrultusunda siyaset üretmeyi temel görevi bilmelidir.

Ne yazık ki Türk devletinin hala bir Kürt siyaseti yok. Mevcut hükümet de hala gerçekçi, güven verici anlaşılır ve makul bir çözüm yolu sunmamaktadır.

Türk siyaseti hala Kürt ulus gerçeğini inkar etmeyi sürdürmektedir.

Hükümet kimi adımlar atsa da sorun hala tümden çözülmüş değildir. Kürt sorununu çözmek için doğru bir tanıya ve gerçekçi bir teşhise ihtiyaç vardır. Hükümet böyle bir tanı ve tespitten yoksun olduğu için Kürtleri de anlamakta güçlük çekmektedir. Kürt sorunu sanki sadece PKK ile konuşulurmuş gibi aymaz bir tutum içindedir. Elbette ki bu savaş ortamında silahın bir tarafı olarak PKK ile konuşulmalı ve silahların susması için, kalıcı bir barışın gerçekleşmesi için PKK ile görüşmeler yapılmalıdır.

Ancak silahlar sussa da Kürt Ulusal hakları tanınmadıkça Kürt sorunu bitmez.

Hükümet , PKK politikalarını paylaşmayan ve ama, Kürt sorununun barışçıl yollarla çözmekten yana olan vicdanı temiz Kürt parti ve şahsiyetlerine de danışma ve onlarla ortak hamleler yapmaya cesaret edemiyor.Oysa ki hükümet samimi olarak Kürt sorununun çözülmesini istiyorsa HAK-PAR gibi barışsever ve demokratik partilerle daha fazla diyalog ve güç birliği içinde olmalı. Ama o, sorunu kendi bildik yöntemleri ile çözmeyi tercih etmektedir.

Bu nedenle Hükümet politikaları Kürtlere güven vermekten uzaktır.

Bölgede askeri operasyonlar sürdükçe Kürt halkı memnuniyetsizliğini korur ve atılan demokratik adımlar bu askeri operasyonların enkazı altında kaybolur.

Barışçıl diyalog yolunun açılması ve görüşmelerin yeniden başlayabilmesi için PKK silahlı mücadeleden vazgeçmeli, silahlarını koşulsuz olarak bırakmalıdır.

Devlet de, bölgedeki askeri kuşatmayı kaldırıp operasyonlara son vermelidir.

YENİ DÖNEMDE FIRSATLAR DOĞRU DEĞERLENDİRİLMELİDİR.

Yeni bir sürece giriyoruz. Bu yeni döneme yeni bir anayasa ile girmek en doğru olanıdır.

Bu güne dek ülkenin yönetilmesi hep darbe anayasaları ve askeri süreçlerin anayasaları ile yönetildi. Bu gün sivil ve yeni baştan bir anayasa yapma konusunda toplumsal bir mutabakat var. HAK-PAR da yeni ve demokratik, sivil bir anayasa yapılmasından yana.

Bize göre, yapılacak yeni anayasa insan haklarına saygılı olmak bir yana, en başta insan haklarına dayalı olmak zorundadır.

Tam demokratik, adil ve eşitlikçi bir anayasa olmadan, Türkiye kamburlarından kurtulamaz, bölgesel hedeflerine ulaşamaz.

Türkiye ayıplarından kurtulmak istiyorsa geçmişi ile yüzleşmeli ve iadeyi itibar yapmalıdır. Bu, karanlık, baskıcı ve sabıkalı geçmişin hesabını Türkiye halklarına verilmelidir.

Dersimde, Zilan Deresende, 33 Kurşun Özalp olayında, Cizre Yeşilyurt olayında, Roboskide, Derikte, Kasaplar Deresinde ve daha benzer onlarca insanlık dışı uygulamadan ötürü devlet Kürt halkından özür dileyerek “iadeyi itibar” yapmalıdır.

Türk devleti, geçmişte, bu ülkenin önemli renklerinden olan Ermenilere ve Rumlara yapılmış olan soy kırıcı, baskı ve zulümler konusunda bu kesimlerden de özür dilemelidir. Hala az da olsa ülkede varlıklarını sürdürmeye çalışan bu halkların kendi kimliklerini ve dinsel inançlarını özgürce yaşayabilmeleri için gereken düzenlemeleri yapmalıdır.

Keza başta Aleviler olmak üzere diğer etnik ve dinsel kimliklere geçmişten bu güne yapılmış olan baskılardan ötürü devlet bu kitlelerle de barışmalı ve onlara inançlarını ve kimliklerini tam olarak yaşayabilmeleri için olanaklar sağlamalıdır.

Devlet Alevilerin Müslüman olduklarını, Aleviliğin bir din değil ama bir mezhep olduğu konusundaki algılarından vaz geçmelidir. Müslüman olup olmadıkları konusuna Alevi toplumu kendisi karar vermelidir.

Hükümet halkın inançlarına ve düşüncelerine müdahale ederek toplumu kendine benzetme çabalarından vaz geçmelidir.

Devlet din ve inanç işlerini bu inançlara mensup cemaat ve guruplara bırakmalı, kim nerede ve nasıl ibadet etmek istiyorsa ona o fırsat ve olanağı sağlamalıdır.

Her vatandaş kimlik cüzdanında aidiyet ve cinsel tercihini işleyebilmeli, mensup olduğu din ve inancın adını kimlik cüzdanına özgürce yazdırabilmelidir.

Ekolojik dengenin sağlanması ve çevrenin korunması, daha iyi yaşanır bir çevrenin yaratılması, deprem ve doğal afetler için ivedilikle önlem alınması gibi konular toplumlarımızın en yakıcı yaşamsal sorunlardır.

Devlet, dil, din, inanç, felsefe, toprak, bölge ve kimlik ile köken farkı gözetmeksizin halkın yaşamını korumak için maksimum özen göstermelidir.

Yapılacak yeni anayasada, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı yer almalı ve bu hakkın kullanılması tümü ile Kürtlere bırakılmalıdır..

Çünkü, kendi kaderini tayin hakkı en temel insani haktır. Bu hak asla engellenemez. İleri demokratik ülkelerin tümünde bu hakka saygı vardır ve halklar kendi geleceklerini özgür iradeleri ile belirlemektedirler.

Kürt sorununun temelli çözümü bakımından da yeni anayasa yeni ve önemli bir fırsat. Demokratik, çağdaş onurlu ve eşitliği temel alan adil ve özgürlükçü bir anayasa yapılabilinir.

Bilinmelidir ki, Kürt halkına ve tüm dinsel ve etnik kimliklere ve halklara tam özgürlük ve eşitlik sağlamayacak olan bir anayasa halkın ihtiyaçlarını karşılayan bir anayasa olmayacaktır.

Yeni anayasa aydınlık, bir anayasa olmalıdır.

Türkiye halklarının özgürlük temelinde şekillenecek olan ortak bir gelecek yaratmak konusunda pürüzsüz bir yol çizmelidir.

HAK-PAR ’ın uygun göreceği anayasa kısa ve genel hatları ile yukarıda anılan biçimde olmalıdır. İleri demokrasiye uygun düşebilecek bir anayasa, mevcut sorunlara çözüm getirecek, toplumsal barışı sağlayacak, haklar ve özgürlükleri anayasal güvenceye kavuşturacak, her kesimden vatandaşlarını memnun edecek bu yeni anayasa vatandaş ile devletin el sıkışarak geçmişin karanlık olaylarını silip, baskı ve entegrasyona dayanmadan gönülden bir birlik üzerinde çağdaş bir yaşamı ve özgür bir geleceği yeniden inşa etmeye uygun olmalıdır.

Bugünkü cumhuriyetin kurucu ve asli unsurlarının tam anlamı ile “hak eşitliğine” kavuşturulması gerekmektedir.

Kimileri hala yerleşik kanılarını sürdürüp şunu sormaktadır:

” Türk ve Kürt kanun önünde eşit, dildeki yasak da kalktı, daha ne istiyorsunuz.”

Biz HAK-PAR olarak diyoruz ki, bu cumhuriyetin asli unsurları olarak Kürtler, Türklerle her anlamda eşit olmalıdırlar. Yani özcesi bu ülkede Türke uygun görülmüş, Türke yakışmış, Türkün kullanabildiği her hak ve ayrıcalığı eksiksiz olarak Kürtler de kullanabilmelidir.

Yani Türkiye’de Türkün neyi varsa Kürdün de olmalı.

Gerçek kardeşlik ve birlik ancak bu şekilde ebedileşir. Bu nedenle diyoruz ki yeni anayasa bu gerçeği gözden uzak tutmamalıdır.

Türk yanı ağır basan bir anayasayı Kürtler sindiremezler.

Böylesi bir anayasa vatandaşlık duygusunu pekiştiremez ve cumhuriyete aidiyeti belleklere yerleştiremez.

Daha özgür ve daha mutlu bir yaşam için, daha çok demokrasiye ihtiyaç var.

Daha çok demokrasi daha az acı demektir.

HAK-PAR , özgür ve demokratik toplumlar oluşturmak üzere Kürt ve Türk halklarının eşitlik temelinde birlik ve dayanışmasından yanadır.

Unutmayalım ki Kürtler özgürleşmeden hak eşitliğine kavuşmadan Türkiye çağdaş bir yaşam ortamına kavuşamaz, büyüyemez ve gelişemez.


Print