2019-02-21
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Latif Epözdemir
 
Silahların gömülmesi için barış dilini geliştirmek gerekir
2013-01-25 10:04
Latif Epözdemir
Bu gün “Kürtleri kurtarmak” adına yola çıkıp, bu amaçla silahlı mücadele verdiği savlanan bir PKK örgütü ile, son beş yıla gelinceye dek Kürtlerin varlığını inkar etmiş , bu nedenle Kürt mücadelesini “ gayri meşru” görerek vatanın bölünmesi olarak algılamış, bu nedenle “vatanın bölünmesini engellemek” isteyen ve kendini herkesten daha çok “vatansever” ad etmiş vatanı ve milleti savunmayı kendine asli görev kabul etmiş,” kuvvetlerüstü” bir yapılanma olarak kendini tanımlamış ve sivil siyasi iktidarların tepesinde kılıç sallayarak, sivil iradeyi vesayet altında tutmuş ,Türk devletinin silahlı kuvvetleri yani TSK Türkiye’de savaşıyor.

Evet kabul etsek de etmesek de otuz yıla yakındır Türkiye’de bir “iç savaş” var. Hem de “ilan edilmemiş” bir savaş. Türk tarafı bu savaşa “terörle mücadele” adını verirken PKK de” demokratik özerklik” talebi ile silahlı mücadeleyi sürdürmektedir.

TSK’nın amacı “vatanın birliğini” korumak, PKK’nin amacı ise Kürtlere “demokratik özerklik” sağlamak olarak ifade edilmektedir.

Böyle kör ve kazananı asla olmayacak bir savaş günümüzde ancak Türkiye’de sürme olanağı bulmaktadır.

Böylesine bir savaşa dünyanın hiç bir yerinde; ne geçmişte ne de bu gün rastlanmamaktadır. Çünkü hiç bir egemen devlet bu gün artık birlikte yaşadığı halkın varlığını inkar ederek, bu da yetmezmiş gibi ona savaş ilan edip ülkesini yerle bir etmek sureti ile “meşru” zeminini koruyamamıştır.

Keza hiç bir onurlu egemen devlet Türkiye’de olduğu gibi meşru hakları için mücadele veren , demokratik haklarını elde etmek isteyen, eşit ve adil bir düzen içinde bir arada yaşamayı amaçlayan bir halkın “soylu” ve “haklı” mücadelesini “terörizm” olarak adlandırmak sureti ile daha fazla saygınlığını ve meşruluğunu kimseye kabul ettiremez.

Diğer yandan ülkede var olan “terör” ve şiddeti bahane ederek kendi “vatandaş”ım dediği halkın ulusal haklarını, demokratik ve insanı haklarını, etnik ve kültürel haklarını “ipotek” altında tutan başka bir ülke de yoktur. Terörü ve savaşı bahane ederek bir halkı potansiyel suçlu imiş gibi cezalandırmak, bu nedenle onun temel haklarını rehin almak, demokrat ülkelerin yapabileceği bir şey değildir.Böylesi bir tutum demokrasi kültürü ve tanımı ile bağdaşmaz.

Ne yazık ki, Türk devleti yıllardır PKK’nin “biz Kürt halkının tek temsilcisiyiz” teranesini kabul etmiş görünüyor. Çözümü tıkayan anlayışlardan biri de budur. İşte bu yerleşik algı sonucudur ki devlet PKK’ye hala “bölücü terör örgütü” demektedir. Bu nedenle Kürt hakları ile PKK’yi aynı kare içinde birlikte tutma eğiliminden kurtulamamaktadır. Hal böyle olunca da Kürtlerin kaderi silahların elde edeceği sonuca doğru ötelenmektedir. Yani kaybeden hep Kürtler olmaktadır. Zira bu savaşın kazananı olmayacak, bu bellidir.

Böyle de olunca ülkeye bu savaş ortamında bir barış dili egemen kılmak olanaklı görünmemektedir. Hele de bu savaş aynı zamanda siyasal rant da üretiyorsa, kolay kolay son bulmayacak gibi görünüyor. PKK’nin ve onun yürüttüğü silahlı mücadelenin “yok olması “ ise bu gün Kürtler hariç hiç kimsenin çıkarına değildir. İstense başta ABD olmak üzere bir çok güç, bir günde PKK’yi bu duruşundan caydırabilir. Ama PKK, “malum” güçler için “ kar eden ve ettiren bir işletme” gibidir. Kar eden bir işletmeyi kim kapatmak ister ki.

PKK’nin terörist olup olmadığı başka bir tartışma konusudur. Terörist olsa bile “eşi ve benzeri” olmayan bir teröristtir. Lakin dünyada kendi coğrafyasının büyük bir kısmında yerel bazda iktidar olup yüzden fazla yerde seçimle belediye başkanlığını elde etmiş, merkezi parlamentoya kendi partisi ile seçime katılması olanağı elinden alındığı halde bağımsız olarak seçime katılarak, ciddi ve önemli bir kitle desteği ve katkısı ile milyonlarca oy alarak merkezi hükümetin meclisine dördüncü güç olarak girmeyi başarıp orada gurup kurmuş olan bir güç “terörist” tanımına sığıyor mu, sığmıyor mu bu durum tartışmaya değer. Bu konuda empati yapıp Filistin ve HAMASI düşünüp kıyas yapmak gerekir. Çifte standarda düşmeden PKK ve HAMASIkarşılaştırabilirsek belki yeni bir tanıma ihtiyaç duyabiliriz.

PKK teröristtir ya da değildir tartışması bir yana, ama bir gerçek var ki vurgu yapmadan geçemeyiz. Türk siyasetinin ezberine ve yerleşik algısının tersine PKK gerçekte, “bölücü” bir örgüt değildir.

PKK’ye “bölücü” demek büyük bir haksızlıktır. Lakin PKK aynı Türk tarafının dediği gibi “aynı devlet, aynı resmi dil, aynı bayrak, aynı vatan” gibi tezleri savunmaktadır ve bu PPK politikalarında bir manevra ya da taktik değildir. PKK gerçekte bölücü değil, tersine bölünmeye karşıdır. Özerkliği savunmaktadır. Ayrı devlet, federasyon ya da bağımsızlık yanlısı değildir. PKK’ye dair mevcut yanlış kanı, PKK’nin tezleri ile çelişiyor. Bu nedenle PKK’ye “bölücü” demek haksızlıktır ve bu haksızlığı bertaraf etmek siyaset dilinin temel sorunudur.

Bölücü tanımlaması, savaş ağzını ve savaş dilini tetikler.

Lakin dünyanın hiç bir yerinde; ne geçmişte ne de bu gün “ demokratik özerklik” için bu denli kanlı bir savaşı sürdüren bir başka örgüt yoktur. Temel çelişki buradadır. İnsanların kafasını karıştıran da bu durumdur.

PKK ileri sürmüş olduğu hali ile yerel yönetimlerin özerkliği ve ulusal kültürel özerklik uğruna mı acaba bu kanlı savaşta ısrar etmektedir.? Hele hele tüm bu konular bu gün Türkiye kamuoyunun tartışma gündeminde iken ve de bu konuda diyaloglar sürüyorken, daha da önemlisi siyasal süreç bu yönde kendiliğinden ilerliyorken, PKK’nin savaşının neye ve kime hizmet “etmediği” aşikar değil midir?.

Siyaset bu konuya kafa yormalı ve savaşın neye ve kime hizmet ettiğini araştırıp ortaya çıkarmalıdır. Bu en başta Kürtler ve PKK’nin ilişkilerinin “reorganizasyonu” ve yeniden gözden geçirilmesi olanağını yaratacaktır.

Tüm bu tablo karşısında, her şeye karşın metin olmak ve demokrasiden ayrılmamak, özgürlükleri genişletme amaçlarından sapmamak gerekir. Nedeni ve kime ve neye hizmet ettiğine aldanmadan ,salt yarattığı tahribatları göz önünde tutarak savaşa ve savaşmaya taraf olmamak gerekir. Hiç bir “kutsal amaç” uğruna kan dökmek ölmek ve öldürmek gerekmiyor. Önce akan kan durmalı, durdurulmalıdır. Bu amaçlarla bir mutabakat varken, siyasetin dilini “savaş” dilinden” kurtarıp “barış diline” çevirmek Türkiye’de her boydan ve her soydan tüm insanların ayırımsız en önemli görevidir.

Bu bağlamda Türkiye’de siyaset dil değiştirmek zorundadır.

Etnik öfkelerden, kin ve düşmanlıktan, intikam ve “mukabeleyi misil” den uzak durmak, hayatın her alanında bu argümanları tetikleyecek davranışlardan ve duruşlardan sakınmak, her kesin çıkarına olur.

Savaşı haklı gösteren, kan ticareti yaparak, morg önlerinde nöbet bekleyerek, “şehit” cenazelerinde intikam yeminleri alarak toplumu bir savaş psikozuna sokmak, halklara yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Ölü sayısı ile övünmek, bu savaşta kahramanlık payesi peşinde koşmak kimseye fayda getirmez. Basın ve kamuoyunda” rahatlama” yaratacağı kanısı ile yüksek sesle “intikam” alındığından söz etmek, “karşı” tarafı da “intikam” almaya yönlendirmekten başka hiç bir işe yaramaz. Bu da savaşın uzamasına ve şiddetlenmesine zemin oluşturur.

Daha çok savaş , daha çok acı demektir.

Öldürmenin haklı ve mantıklı bir yanı yoktur.

Öldürme düşüncesinin insanlıkla ilgisi kopmuştur.

Asıl olan öldürmek değil , yaşatmak ve yaşatabilmektir.

Bu bağlamda öldüren her kim olursa olsun, onu açıkça kınamamak, keza ölen her kim olursa olsun ailesinin acısını ortaklaştırmamak, savaşın ömrünü uzatır, kan ve gözyaşını, yürek yangınını körükler.

Savaşa dair tüm terimleri kendi güncel dilden çıkarıp onun yerine barış dilini egemen kılmak gerekir.

Söz açılmışken, Türkiye’deki “ şehit” algısından da söz etmek gerekir. Egemen siyaset, Türk askerine “şehit düştü” derken PKK’li savaşçılara “hain terörist”Abdullah Öcalana “terörist başı” ya da “bebek katili” diyerek kin ve nefret söylemini vurgulamak sureti ile “imha edildi, yok edildi, öldürüldü, bertaraf edildi”gibi tahrik edici bir dil kullanmaktadır.

Bu bir savaş dilidir, bu dil terk edilmediği sürece savaş tehdidi bitmez.

Keza devlet ölen her kim olursa olsun “vatandaşlarının” ölümüne, sevinmemeli, sevinemez de. Onurlu devlet”Ölen vatandaşları” arasında ayırım yapıp kimine “cennetlik” kimine “cehennemlik” gözü ile bakamaz, bakmamalı da.

Devlet bu talihsiz savaşta öldürülmüş olan “vatandaş” larının bir kısmına “ şehit “ deyip diğer bir kısmına “müstehak” diyemez, dememeli de.

Devlet, güvenlik güçlerinin cenaze törenlerinde ırkçı, faşist gösterilere itibar etmemeli. Etnik kin ve nefreti körükleyen söylemlere izin vermemelidir. Bu eğilimde olanları devlet kendi aklı ile engellemeli ve etnik ayırımcılığa giden yolları tıkamalıdır. Devlet böyle bir tutum içine girmediği sürece savaşı önlemek mümkün olmaz.

Aynı şekilde PKK de, kendi savaşçılarının çenaze törenlerinde metin olmalı ve “ölmek ve öldürmekten” medet ummaktan vaz geçmelidir.

Yaşama hakkı kutsaldır ve bu hakkı yok edenin savunulacak ya da övünülecek yanı yoktur. Hiç kimse cenazelerden medet ummamalı, cenazeleri, ölmeyi ve öldürmeyi siyasetin malzemesi haline getirmemelidir.

Savaş dilini sürdürmek, savaş seçeneğini beslemek demektir. Savaşı yegane çözüm yolu gibi göstermektir. Barış konusunda samimi ve güven verici olmamak demektir.

MEVLANA “ Her dil bir gönül perdesidir. Perde kımıldarsa sırlara ulaşılabilir” der. Barış dili toplumu savaşın sırlarına ulaşmaya götürebilir. Savaşın sırlarına mazhar olmuş bir toplum, kısa sürede savaşa son verebilir.

Ne yazık ki PKK de bu gün Türk egemen siyasetine öykünmektedir. Bu nedenle o da barış dilini kullanma gereksinmesi içinde değildir.

Silahın kibiri, dehşetin habercisidir.

Silah soğuk demirden oluşan ve sıcak yaşamları yok eden sevimsiz bir araçtır.

Savaş dili sürdükçe savaşın aracı olan silah sempatisi de artar.

Silahlanmış bir toplum kendi geleceğinin yok olmasına razı olmak zorundadır.

B. Brecht ne kadar doğru söylemiş ” Eğer birbirleri ile konuşmalarına fırsat verilebilse halklar hemen dost olur.”



Print