2018-11-14
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Latif Epözdemir
 
AİDİYET VE FARKLILIKLARI YOK SAYAN”TÜRKÇÜ” ANLAYIŞIN “ANDI”NIN ÖYKÜSÜ
2018-10-23 18:45
Latif Epözdemir
Mustafa Kemalin “aydın” olarak çok beğenip taktir ettiği Doktor Reşit Galip 19 Eylül 1932 yılında Milli Eğitim Bakanı olarak atandı. Reşit Galip 1933 yılının 23 Nisan Çocuk Bayramında çocuklara hitap etmek amacı ile yazdığı ve adına da “andımız” dediği bu and metnini daha sonra tüm okullarda okutulması amacı ile Mustafa Kemale sundu. Mustafa Kemal derhal bunun bir yasa/yönetmelik yolu ile okullarda okutulmasını salık verince “andımız” hayatımıza girmiş oldu.

Bu and, Millî Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu 10 Mayıs 1933 tarih ve 101 sayı kararı ile bu “ Öğrenci Andı” olarak müfredata geçti.Bu metnin ilk orijinal hali şöyledir:” “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım. İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak; yurdumu, BUDUNUMU özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. Ne Mutlu Türk’üm Diyene!”

Ancak küçük yaşta çocuklara “and” yani “yemin” olarak ettirilen/okuturrulan bu metin, 39 yıl bu şekli ile okutulan bu “ırkçı” tekçi” ve “buduncu” metine 29 Ağustos 1972 tarih ve 14291 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan ilkokullar yönetmeliğinin 78 Maddesi uyarınca yeni bir paragraf eklendi.” Ey bu günümüzü sağlayan, Ulu Atatürk; açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim”

Böylece “Andımız” değişik şekli ile şu biçimde okutulmaya başlandı.“ Türküm, doğruyum, çalışkanım; yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir Ülküm yükselmek, ileri gitmektir Varlığım Türk varlığına armağan olsun.Ey bu günümüzü sağlayan, Ulu Atatürk; açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim.Ne mutlu Türküm diyene”

Ancak aradan 25 yıl geçtikten sonra 1997 yılında “andımız” son şeklini , yani 2013 yılına dek okullarda okutulmuş olan “bugünkü” halini almış oldu.Millî Eğitim Bakanlığı Tebliğler Dergisinin Ekim 1997 tarih 2481 sayısında yayımlanan Millî Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinin 10 Maddesi en son hali ile “Andımızın “nasıl okutulacağını resmi yazı ile belirtmektedir.Buna göre “Andımız”:

“ Türküm, doğruyum, çalışkanım,İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.Ne Mutlu Türküm Diyene! ”

ÖĞRENCİLERİN HER GÜN TEKRAR ETMESİ TALİMATLA OKULLARA İLETİLDİ

18 Mayıs 1933 tarih ve 1749/42 sayılı Bakanlık genelgesi ile okullara gönderilmiş olan talimat bugünkü Türkçe ile aşağıdaki gibidir.:

“1- Her öğretmen bu and’ı bulunduğu sınıfta tahtaya yazacak ve öğrencilerin defterlerine yazdıracaktır Öğrencilerin bu and’ ı doğru olarak defterine geçirdikleri kontrol edilecektir

2- Öğretmen and’ ı, ifade ettiği fikirleri, birer birer çocukların zihin seviyelerine uygun şekilde canlı ve cazip bir dille anlatacak, çocukların and’ ın anlamını iyice kavramalarına dikkat edecek, andda çocukların anlamadığı hiçbir nokta kalmamasına önem verecektir And’ da geçen (Türklük, doğruluk, çalışkanlık, yasa, küçükleri korumak, büyükleri saymak, yurdu, budunu (milletini) özünden çok sevmek, ülkü, yükselmek, ileri gitmek, varlığımızın Türk varlığına armağan olması) gibi ifade ve fikirleri çocukların iyice anlamalarına çalışacaktır

3- Öğretmen öğrencinin bu fikirleri ve ifadeleri iyice anlayıp anlamadıklarını emin olmak üzere, her ifade ve fikir hakkında çocuklara çeşitli sorular sorarak, bu ifadeleri yerli yerinde kullanıp kullanmadıklarını anlamak için öğrenciye cümleler kurduracaktır

4 -Çocukların bu andı anlamadan değil, ifade etmek istediği düşünce ve duyguların iyice anlamlarını kavrayarak, onları bütün benlikleriyle duyarak ve candan benimseyerek söylemelerine dikkat olunacaktır

5- Öğrenciye bu and ayakta ve hep birden söyletilecek, öğretmende öğrencilerin karşısında ayakta durarak onlarla birlikte söyleyecektir

6- Bu andı söylerken öğrencinin saygısız bir durum almamasına, dürüst ve ciddî durmasına öğretmen dikkat edecektir

7 -Çocuklar, candan duydukları ve zaman geçtikçe anlamını daha derin bir biçimde anlayacakları asil ve yüksek duygular ifade eden bu andı sevinç ve yüksek arzu ve ilgiyle tekrar ederken millî bir görevi yaptıklarının bilincinde olmalıdır”

ESKİ CUMHURİYET SAVCISI VE CHP’Lİ ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU BEKLENTİLERİNİ YÜKSEK TUTUYOR

“ANDIMIZI YAZAN, EZAN’I DA TÜRKÇELEŞTİREN KİŞİDİR”

“1932 yılında Milli Eğitim Bakanı olan, 1933 yılında Andımız"ı yazan Reşit Galip, Ezanı da Türkçeleştiren kişidir” “Andımıza kavuşmuşken elbette hiç kuşkusuz ki, "bir gün Türkçe ibadete, Türkçe ezana da..." diyelim.”



TC’NİN GEÇMİŞTEN GELEN “TEHDİT ALGILARI”

Türkiye’’’’deki bu baskıcı ve yok edici politikalara fiilen karşı koyan ve baskılara başkaldıran,kendini devletin askeri şiddeti karşısında silahlanarak savunmaya kalkan Kürtler,bu nedenle TC için “tehdit algısı” olmaya devam ettiler.

Kürt varlığının inkarı TC’nin temel siyaseti , resmi görüşü ve olmazsa olmazı haline geldi. Kürtler söz konusu olduğunda, iktidar ve muhalefet, sağcı- solcu hemen her kes; ayırımsız ve koşulsuz “tek yürek”, tek görüş ve tek söz sahibi oldular. Çünkü aynı algılara sahiptiler ya da bu algı çıkarlarına daha çok hizmet ediyordu.Siyaset kim daha çok Kürt “düşmanlığı” yapmak temelinde gelişiyordu.

Şovenizm ve ırkçılık geçer akçeydi. Kürtlerin “asi” “eşkıya” ,”talancı”,”kaba ve çirkin” “pis ve pasaklı”,” cahil ve vahşi”” katil ve terörist” olduğu algısı topluma empoze edilmişti.Bu açık bir düşmanlık ilanıydı. Bu açıkça Kürtleri “ötekileştirme” anlayışıydı.“Tek”leşip, “Türkleşemeyen”; Kürtler, TC tarafından, bu kez de,asimile edilerek, ya da entegre edilerek“tedip” edilmeye çalışıldı. Bu “tedib”in arkasından “sürgün” ve “mecburi iskan” geldi, “tedip ve tenkil” de sonuç vermeyince, rejim bu “baş belası” Kürtlerden kurtulmak için, onları, hapislerde çürüterek, olmadı “döverek” o da olmadı “ öldürülerek” sistem içinde tutmaya çalıştı.

Türkiye’’’’de yılarca, Kürt sorunu yok sayıldı. Önceleri adları “eşkıyaya” “hayine”“yol kesiciye” adı çıkmış olan Kürtler, PKK silahları konuşturduktan sonra da bu kez bütün Kürtler bilinçli olarak” “terörist” ilan edildi.Ya da tüm Kürtlere “PKK” li gözü ile bakıldı.PKK’ye de “terörist” denilerek, Kürtler eşittir PKK; PKK de eşittir terörizm önermesi doğrultusunda “Kürt sorunu yok, terör sorunu var” algısı değişmeden sürdürüldü. Kürt sorunu bilinçli olarak “terörize” edildi.TC ye ve onun baskıcı politikalarına karşı gelen her Kürt ya da Kürt örgütü, bilinçli olarak “PKK’li” ilan edildi. Demokratik Kürt muhalefeti görmezden gelindi. Kürt siyaseti de Türk siyasetine ve Kemalizme benzetilerek var olan çoğulcu ve farklı anlayışlar yok sayıldı.

Barışsever ve humaniter Kürt çevreleri, aydınlar, şiddeti ve silah ret eden Kürt kişi ve kurumlar,iki tarafa da yaranamadılar.İki silahlı güç arasında üçüncü yolu işaret edenler, barış, demokrasi ve diyaloğu işaret edenler,baskılara maruz kaldı.PKK kendinden olmayanın “ devletten yana olduğunu” ilan etti, devlet de, “kendinden” yana olmayan her Kürde,” bölücü ve hain “ dedi.

ALGILARIN DEĞİŞME ZAMANI***

Değişim, kişilerin, kurumların ,toplumun ve rejimin egemen algılarının değişmesi ile mümkün olabilir. Değişim ve yenilenme toplumsal gereksinmelerin karşılanması için gereklidir. Eski egemen algıların değişmesi, toplumsal yaşamın yeniden şekillenmesi bakımından önemli bir evredir.

Eski egemen algılar zamanla gereksiz ve anlamsız bir duruma gelebilir, toplumsal devinme bu eski algılardan , yani engellerden kurtulamadan gerçekleşemez. Bu edenle eski algılar yeni oluşumların ve toplumsal değişimin önündeki en önemli engellerdir.

Mazlum-Derin başlattığı, daha sonraları çeşitli Sivil Toplum kurumlarının da desteklediği kampanyanın ardından, Mazlum-Der’in “Andımızın” “ ırkçı ve ayırımcı ifadeler içerdiği “ gerekçesi ile meriyetten kaldırılması başvurusu Danıştay’dan geri geldi.

Danıştay, geri çevirme gerekçesinde; o bildik ifadelere yer verdi: “ Türk kelimesi bir ırkın değil, ………….. tüm vatandaşların bir araya gelerek oluşturduğu milletin ortak adıdır.” dedi. İlgili Danıştay dairesi oy birliği ile aldığı kararın devamında ise :” Öğrenci andı, yeni nesillere Türk Devleti ve milletinin ferdi olma onuru ve hazzını yaşatmaya yönelik Anayasa ve yasalarda bulunan ifadelerden oluşuyor.” gerekçesini öne sürdü.

Kuşkusuz ki Danıştay bir Anayasal kurumdur. Bir üst uzlaştırma kurumudur. Danıştay’ın Anayasanın ilgili yasalarına rağmen aksine bir karar vermesini beklemek ancak bir “ düş” olurdu.

Türkiye’’de milyonlarca “ Türk olmayan” çocuğun bu nedenle “ andımız’ı” her sabah dinlemesi ve okuması bir “ maküs talih” olarak devam edecek anlaşılan.

Anayasa tartışmalarının yaşandığı, hemen tüm kişi, kurum ve kuruluşların yeni bir Anayasanın gerekliliğine işaret ettiği bu günlerde, bu küçük gibi görünen gelişme gözden kaçmış olabilir. Danıştay’ın “ret” kararının ardından, anlaşılan o ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yolu da açılmış görünmektedir.

Gelinen noktada, Anayasanın toplumun gereksinmeleri doğrultusunda değişme gereğinin ne kadar yakıcı bir gereksinme olduğu görülmektedir. Elbette ki Danıştay’ın kararı mevcut Anayasa ile çelişemezdi. Anayasa ve Yasalardan benzer ifade ve tabirlerin çıkarılması durumunda ancak Danıştay artık benzer gerekçeler ileri süremeyecek ve belki de ” yerinde” bir kararlar verebilecektir. Bu nedenle bu gün Danıştay’ı çeşitli ifadelerle suçlamak çok anlamlı değildir.

Şimdi gelelim gerekçede yer alan ve Danıştay ilgili daire üyelerinde de egemen olduğu görünen mevcut yerleşik ve egemen algıya. Danıştay kararında yer alan “ Türk Devleti ve milletinin ferdi olma onuru ve hazzını yaşatmaya yönelik” olduğu ileri sürülen Andımızda yer alan ” Ne mutlu Türküm Diyene” ve “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” ifadeleri onur ve hazzı yaşatmaya mı yoksa kendine ve kimliğine saygının azalmasına ve mutsuzluğa mı neden olur.?

Bu sorunun yanıtı konusunda kıyas, nefis, vicdan , adalet ve merhamet duygularına baş vurmak gerekir. Örneğin Bulgaristan da, her sabah körpecik Türk çocuklarına “ Ne Mutlu Bulgarım Diyene.” ve “Varlığım Bulgar Varlığına Kurban olsun” andı empoze edilirse bu “Türk” vicdanını rahatsız etmez mi.? Kıyas, vicdan ve adalet çifte standartlı olmayı bağışlar mı.?

Türk Ulusu ,600 yıllık Osmanlı enkazı üzerine kuruldu. Osmanlılar o günlerde Türkleri tanımlarken “Etrak-i bi İdrak” tabirini kullanıyorlardı. Bu algı, Yüzyıldan fazla bir zaman öncesinden beri yerleşik olan bir Osmanlı algısıydı. Şimdi bu algıya itibar eden ” Osmanlının devamı” hiç bir “Türk” vatandaşı yoktur. Yanı sıra, bu gün “ Türk olmadıkları “ halde, bu algıda olan bir tek vatandaşa bile rastlanmaz.

Türk Devleti Türklerin yanı sıra Osmanlıda yer almış olan uluslar ve azınlıkların “bir araya getirilmesi ile” oluştu. Osmanlı çoğulcuydu. Türk Devleti ise “çoğul” etnisitelerden oluştuğu halde “tekçiliği” ve “türkçülüğü” seçti. Bu gün var olan bir çok sorunun temelinde geçmişteki bu “inkarcı” ve “ret” çi mantık yatmaktadır.

Geride kalan süre içinde, ”Türkiye’ Türklerindir” ve “ her kes Türktür” anlayışı egemen bir algı olarak topluma empoze edildi. Bu “ret ve inkar” algısının üzerinden de yüz yıla yakın bir zaman geçti. Gelinen noktada Türkiye’’de yaşayan her kesin “Türk” olmadığı gerçeği ile yüzleşme sürecine girildi. Ama o eski algı hala değişmedi. Türkiye’’de yaşayan ve “Türk olmayan” halkların, varlığı, aidiyetleri, Ulusal kimlikleri ve hakları anayasal güvence altına alınamadı. Onlar için de, özgür ve demokratik bir yaşam ortamı sağlanamadı.

Oysa ki toplum , artık bu eski algılardan kurtulmak istediğinin işaretlerini veriyor. Bu değişim istemlerini görmemek, toplumsal gelişim ve değişim sinyallerini görmezden gelmek “ileri demokrasinin” kurulmasını nasıl mümkün kılar. ?Önce algıların ve giderek de buna uygun Anayasa sözleşmesinin değişmesi kaçınılmaz değil midir.?

Yasalar uyulmak içindir. Eğer yasalara toplumun bir bölümü uymayıp “itaatsizlik” ediyorsa demek ki ülkede ciddi sorunlar var. Çünkü eski algılardan kurtulmadan, bu sorunlardan kurtulmak olanaklı değildir. Bu nedenle tüm toplum kesimlerinin ve halkların kendi ifadelerini bulabileceği yeni bir vatandaşlık sözleşmesine gerek vardır.

Çocukların onuru ve hazzı ancak böyle sağlanabilir.

***( Bu makale Radikal gazetesinde daha önce yayınlanmıştır.2013)


Print