2020-08-11
Skip Navigation Links
Destpêk/Anasayfa
Pêwendî/İlişki
Lînk
Skip Navigation Links
Video
Album
Arşîv
Latif Epözdemir
 
KEMALİZMİN TÜRKLÜĞÜ İNŞA UĞRUNA YAPTIĞI İNKAR, TAHRİFAT VE MANİPÜLASYONLAR
2020-05-18 12:14
Latif Epözdemir


Latif EPÖZDEMİR

BİRİNCİ BÖLÜM: MEVLEVİ KÜLTÜRÜNÜN DİRENCİNİ KIRMA ÇABALARI

Cumhuriyetle birlikte Kemalist rejim hayatın her alanında yeni bir ulus inşaatına yöneldi. Çünkü onlar devleti olup da “ulusu” olmayan bir “ulusal” devlet” kurmuşlardı. Devletin egemenliğindeki halk ise farklı etnik kimliklerden gelmiş toplama bir ulustu. Bu nedenle alt yapıdan yoksun olan bu iğreti tekçi ulusun altını doldurmayı, onu her alanda tamamlamayı hedefleyen Kemalistler toplum mühendisliğine yönelerek inkar, tahrifat ve manipülasyonlara girişti.
Hayatın her alanında ret ve inkara geçildi. Etnik kimlikler yok sayılarak değerleri “Türkün hanesine” yazıldı. Farklılıklar hızla teke indirildi. Her şey Türke mal edildi. Türk her şeye üstün gösterildi. Yeni bir tarih yazıldı. Arkasından bu “yenileşmelere” kültür, sanat, ve edebiyat alanındaki tahrifatlara geçildi. İnşa edilmek istenen ulus için önce temel atmak gerekiyordu. Türk olanların dışındaki tüm etnik kimlikler bu temelin harcı yapıldı ve toprak altına gömüldü.
Rejimin ciddi “tehdit” algıları vardır. Kürtler, Ermeniler ve Rumlar ”misaki milli” denilen coğrafyanın esas yerlileriydiler. Bu nedenle yeni rejim için tehdit oluşturmaktaydılar. Ret ve inkara bu üç halkın tarih, kültür, sanat, edebiyat ve sosyolojik ve psikolojik değerlerini yozlaştırma, yok sayma, tahrif etme Türkleştirme, aidiyetlerini Türklüğe bağlama gibi retçi ve asimilasyonist uygulamalara girişildi.
Bir diğer tehdit de kuşkusuz dinsel aksiyonlardı. Osmanlıya olan özenti çok sert bir dirence tabi tutuldu. Ümmet fikri yabana atıldı onun yerine “tek millet” yani “Türk millet” olgusu ikame edildi. Bundan dolayıdır ki Osmanlının bir çok revaçtaki değerleri ayak altına alındı, geleneksel Osmanlı kültür ve sanat mirasına “dur” denildi.
Bu baskıcı sistemin ilk yöneldiği alan sanat alanıydı, müzikti. Bu müzik de tasavvuf ve arabesk müziği ile diğer etnik kimliklere ait müziklerdi.
Rejim bu tasarruflarında son derece riyakar ve pragmatik davranmıştır. Şöyle ki, bu gün , bir çok kişi; özellikle de müzisyenler “ Alaturka” adı verilen Sanat Müziğine “Türk Müziği” demektedir. Osmanlının yegane muteber müziği olan bu elitist müzik, yapısal bakımdan makam ve usuller çerçevesinde vücut bulan ve içinde müzik adına bir disiplin bulunduran zümre müziği yani saray müziğidir. O dönemdeki çoğunluk müziklerin yapısında “sufi” karekteri ve çokça “tasavvuf temaları” olduğu bilinen bir gerçektir.
Ne yazık ki Kemalist rejimin 1950 yılına dek Tasavuf müziğini “ayıplı” müzik olarak görmesi sonucu bu müzik icra edilememiş, adeta yasaklanmıştır.
Bu müzik tarzı “Türk’e” özgü bir siyasal yapı oluşturma sevdasında olan Kemalistler tarafından tasvip görmedi. Bu nedenle bu müzik ötekileştirildi. Bu tutum özünde bilinçli bir hoşgörüsüzlüktü.
Ancak yine de, açık bir riyakarlıkla yeni rejim bu müziğe “Türk Müziği” demek durumunda kaldı. Onlar aslında bal gibi de “arabesk” olan bu müziğin düşmanlığını yaptıkları halde geçici bir süre bu olguyu manipüle ederek görmezden geldiler.
Osmanlı sarayında tasvip görmüş olan bu müzik “dergah” ve “Mevlevihaneler” de yaşam bulup gelişmiş olan “sufi” müziğidir. Bu müzik bir “ayin” tarzındadır.
Yeri geldiğinde “Mevlana” ile göklere uçan rejim o dönemlerde “Mevlevihanelere” hayat hakkı vermemiştir. Osmanlının övünç ve kıvanç duyduğu Mevlevi Müzik Kültürünü, Kemalist rejim hiç sevmedi. Ancak toplumda büyük beğeni ve saygınlık bulmuş olan bu kültürün izlerini bir anda silemedi de. Bu nedenle Mevlana’ya ve bu kültürel geleneğe ilişkin özde ve biçimde manipülasyonlara geçildi. Tüm zamanlarda Mevlana anıldı, kimi rejim tarihçileri Mevlanayı “Türk” bile ilan eder oldu. Her yıl şenlikler yapıldı ve semazenler sema gösterilerinde bulundu.
Ancak Neyzenler Mevlewi geleneği ve kültürüne uygun olarak sanatlarını icra edemediler. Bu olanaklı olmadı. Çünkü rejim “dini ayin” istemiyordu.
Bu gün dahi her yıl Konya’da düzenlenen törenlerdeki şovların hiç biri Mevlewi kültürüne uygun gösteriler değildir. Mevlana Festivalinin ruhu Mevlevi tarikatının özüdür. Bu başlı başına bir kültür olup tarihsel bir gelenek haline gelmiştir. Görünen o ki, Kemalistler ne yazık ki Türkiye’de Mevleviliğin de içini boşaltmışlardır..
Özünde Mevlevilik bir dünya görüşüdür, bir yaşam tarzıdır. Bu yaşam tarzının yedi yüz yıl içinde kendine has oluşturduğu bir geleneği var. Müzik ve edebiyat ürünlerinin de kendine özgü bir tarzları var .Mevlevi kültürü kendine özgü değerler toplamı ile ancak var olabilir. Kuşkusuz ki bu kültür İslam inancına uygundur ve onun gerekleri ve icazet sınırları kadar hayat bulabilir.
Kemalistlerin tasavvuf müziği konusundaki isteksiz tavrı konusunda Cem MANSUR: “ Atatürk istiyor diye biz farklı müzik yaptık” diyor. Ceberrud rejimim gazabına uğramak istemeyen müzisyenler, risk almaktan çekindikleri için sistemin temayüllerine boyun eğmek durumunda kaldılar.
Kemalist rejimin bir valisi 1936 yılında bir radyonun canlı yayınını basmış ve canlı müzik yayınını durdurmuştur. Gerekçe olarak da “ bu müzik Atatürkün müzik anlayışına terstir” demiştir. Dahası o sırada adı geçen radyoda çalınan müzik ise şansız yani söz olmayan ve tamamen sazların oluşturduğu “estrumental” bir müzik olduğu halde rejim valisi yine de bu müziğe hoşgörüsüz davranmış ve yayını kesmiştir.
Yeni rejimin Kültür ateşlerinden şair Melih Cevdet Anday , Unesco tarafından Türkiye adına ödüle laik görülmüş olan bir tasavvuf müziği eserini “bu tarz müzik Türkü temsil etmez” diyerek ödülü Türk’e değer görmediği yönünde basın açıklaması yapmıştır.
Kemalist rejim her düzeyde tasavvuf müziğini “ayin” müziği olduğu gerekçesi ile ret etmiş ve sevimsiz ilan etmiştir. Bu müziği kendi rejimine yönelik bir tehdit olarak algılamıştır.
Dünyaca ünlü Neyzen Kutsi Ergüner ve babasının rejimin elinden çektikleri ise düşman başına. Örneğin Neyzen Kutsi, Fransa’da icra edilerek yayınlanmış olan bir “sufi” eserinden ötürü Türk yetkililerden azar bile işitmiştir.
Bu gün çağdaş müzisyenlerin korkulu rüyası gibi gösterilmiş olan “arabesk” adı ile anılan müziğin beğenilmemesinin tek nedeni o müziğin Arap kültüründen beslendiği realitesidir.
Oysa ki müzik evrenseldir ve hangi kültürün izlerini taşırsa taşısın kulağa hoş gelmesi ve ruhu okşaması onun beğenilmesi için yeter bir nedendir. Bu alanda ırkçı bir tavır takınmanın hiçbir yararı olamaz.
Kemalist anlayış, Osmanlıdan beri devam eden saray edebiyatı ( divan edebiyatı) ve müziğinin yerine “Türke” özgü başka bir edebiyat ve müzik ikame edemediği için “Türk Edebiyatı” ve “Turk Musikisi” kavramlarını geliştirdi. Ancak rejimin etkili ve yetkilileri, büyük bir özenle bu alanda ürün vermiş her kesi ” özbeöz” Türk kabul ettirdiler. Tarihsel hafızayı ve tarih bilincini iğdiş ettiler. Resmi görüşlerine uymayanları da cezalandırdılar. Kariyerlerine son verdiler.
Diğer yandan altı yüz yıllık Osmanlı İmparatorluğunda Arapça Farsça ve Kürtçe sanat ve edebiyat dili olarak yaşam sürmüş, üçünün toplamına Türkçe de eklenerek ” Osmanlıca” dil tanımı yapılmıştır. Her ne kadar Kemalistler Osmanlıcada “Kürt lisanını” dillendirmeseler bile tarihsel veriler Kürtçenin Osmanlı sarayında ve kamusal alanda yaygın olarak kullanılan bir dil olduğuna dair bilgiler vermektedirler. Tersi durumda Osmanlılar Kürt coğrafyasındaki özerk Kürt beylikleri ile geçinemezlerdi.1514 te karşılıklı kabul edilen Kürt-Osmanlı federatif sistemi uzun soluklu olmazdı.
Kemalist rejimin tasavvuf ve sufi müziğine olan düşmanlığı bu müziğin istenilenin aksine, Türklüğü önde tutmayan bir “islam” inancına hizmet etmesinden ötürüdür. Fazıl Sayın aslında Arabesk müzikten korkmasının altında yatan yegane gerçek bu coğrafyada müzik tarzları günün birinde aslına rücu ederse, onun ve onun gibi Atatürkçü müzisyenlerin papucunun dama atılacağı kaygısı yatmaktadır.
Fazıl Say, bu ülke insanının müzik zevkine ve beğenisine öfkeleniyor. Bu ülkenin çok uluslu ve çok kültürlü olabileceği gerçeği ile yüzleşmekten korkuyor. Lakin çok uluslu olan ve Ortadoğu bölgesine sınır duran Türkiye istese de komşu halkların kültürel iletişim ve etkileşimlerinden kendini kurtaramaz. Dahası bu günkü ülke sınırları içinde Arap, Acem ve Kürt vatandaşlarının Ortadoğu coğrafyasında soydaşları ve dindaşları yaşamaktadır. Günümüz Türkiye’si, üstelik de altı yüzyıllık Osmanlı yönetiminin enkazı üzerine bina edilerek ve hatta hala söz açıldığında Osmanlıyı “ced” kabul edip onun mirası ile övünülerek inşa edilmiş olan ,çok uluslu bir devlettir. Ancak ne yazık ki bu çok kültürlü ülke rejimi, giderek ret ve inkarla politikaları uygulayarak tekçi bir zihniyetle işe başlamış; herkesi halis muhlis “Türk” ilan etmiştir. Kemalistler savladıkları üzre sonuncu Türk devletini oluşturmuş am ve lakin tüm çabalarına rağmen bu gün dahi tek ulus olmayı başaramamıştır.
Bu nedenle piyano ustası Bay Sayın kalkıp Arabesk müzik yapanlara hain ve kötü demesi onu halk nezdinde daha değerli kılmaz. Tersine halkın çoğunluğunun müzik zevkine ters düştüğü için Fazıl Say bu tutumundan ötürü,Türkiye halklarından tepki alır.
Kuşkusuz Fazıl Say yetenekli ve çağdaş bir müzisyendir. O bu topraklara ait olmayan bir estrümanla klasik batı müziği eser icrası alanında bir ustadır. Ne var ki, kimse çıkıp Fazıl Saya” Batıbesk” ya da o anlama gelen başka bir tanımlamada bulunup ona yaban otu demiyor. Fazıl Say kendisini Atatürkçü olarak ad ediyor ve ona benzemeyen her kesi yadırgıyor. Bu kısır, dar ve kadük anlayışların zamanı geçti. Artık Fazıl Say da bilmelidir ki bu ülkede Kemalizim geçer akçe olmaktan çıktı, Atatürkçülük ve Türkçülük miyadını doldurdu.
Geçmişin hatalarını sürdürmeyi marifet sayan kimi” şahsiyetler” htalar ve yanlışları ile yüzleşmekten kaçınıyorlar. Oysa ki yüzleşmek bir erdemliliktir. Aksi durum ise Dostoyevski’nin dediği gibi: “Hatalarınla yüzleşmezsen, onlarla yüzsüzleşirsin.”
Tasavvuf müziği Orta doğunun yaşam mantalitesine uygun şekillenmiş bir müziktir. Nüfusunun büyük bir kısmı Müslüman olan bu bölgede hemen her ulusun yaşamında ve ulusal kültüründe önemli ölçüde İslam kültürünün izlerine rastlamak mümkündür. İslam inancının yeşerdiği coğrafyada dinsel iletişim dilinin Arapça olması nedeni ile- Kuran dili de Arapçadır- islam dininin resmi dili Arapçadır ve bunun böyle olması bir rahatsızlık da yaratmamıştır.
Elbette ki kimi “buduncu” kafalar dışında Osmanlı sarayında hayat bulmuş tasavvuf müziği bu gün dahi bir çok insan tarafından beğeni toplamaktadır.
(devam edecek)
Print