Haber

Dersim’in kutsal yerleri arasinda bir gezinti

2013 Gezi Izlenimleri-1

TV10’daki „Hardo Dewrês’ programinin hazirlayicisi Süleyman Ates en az bir yildir, Dersim’in kutsal yerlerinden Ocaklar üzerine tanitici bir program yapmak istedgini söylüyor, „Arastirmaci olarak senden, pir olarak ta Hasan Kilavuz’dan yardim bekliyorum,’ deyip duruyordu.

Nihayet, Hasan Kilavuz ile konuyu konustuktan sonra yardimci olmaya karar verdik.

Elbet Dersim’deki kutsal yerlerin tanitimi öyle bir çirpida yapilabilecek bir sey degil ama bir yerden de baslamak gerekiyordu ki bizim yapmaya çalistigimiz bu oldu. Bu çalisma sirasinda nerelere ugradik, neler görüp duyduk; bu satirlarda bunlarin bir özetini okuyacaksiniz.

Öte yandan, bundan önceki „Gezi Izlenimleri’ni bitirdikten sonra tamamini bir arada yayinlatirken, bu kez bu isi bölüm bölüm hazirlayip sunmaya karar verdim. Umarim daha uygun düser.

Elazig’da Geçen Yarim Gün
21 Temmuz günü ögleye yakin saatlerde Elazig Havaalani’nda uçagin kapisindan disariya adim atar atmaz müthis bir sicak dalgasi içerisinde bulduk kendimizi. Sanki azgin alevlerle kusatilmis bir çukura düsmüstük. Hizli adimlarla terminal binasina dogru ilerlerken, indigimiz yerin bildigim eski havaalani olmadigini fark ediyorum. Yeni alanin faaliyete geçisinden haberim yoktu.

Valizimizi alip disari çiktigimizda, Dersim’den gelmis olan Ibrahim bizi bekliyordu. Bir yandan hos-bes ederken, bir yandan da valizleri çabucak araca yerlestiriyor ve kaçarcasina uzaklasiyoruz.

Elazig, etnik ve dini inanç yönünden farkli gruplari barindiran bir kent. Yani çogulcu, renkli bir yapisi var. Etnik yönden nüfusun ezici çogunlugu Kürtlerden olusuyor. Kurmancca ve Kirmancca (Zazaca) Kürt dilinin konusulan iki lehçesidir burada. Dinsel açidan ise Alevilerle Sünniler bir aradalar.

20.yüz yilin baslarindaki soykirima kadar, Ermeniler yöre nüfusunun azimsanamayacak bir bölümüydü. Ne var ki soykirim bu halkin varligini nerdeyse tümü ile yok etti. Soykirimdan geriye kalan çok az sayidaki Ermeni ise ancak din degistirerek ya da etnik ve dini kimligini gizleyerek ayakta kalmaya çalisti, yani asimile oldu.

Günümüzde Türkler, sayisal olarak Kürtlerden sonra yer alan ikinci halk grubunu olusturuyor. Bu yörenin Türkleri, politik nedenlerle devlet tarafindan degisik zamanlarda disaridan getirilip yerlestirilmis olanlar ya da asimile olmus Kürtlerdir.

Elazig, 1975’lerde Keban barajinin faaliyete geçmesi ile büyük bir göç dalgasina maruz kaldi. 1980 darbesinden sonra baslayan silahli Kürt baskaldirisi ise göçlerin büyüyerek devam etmesine neden oldu. Bu yüzden de insaat sektörü hep canli kaldi, hem yeni binalar yapildi hem de binalarin sahip olduklari kat sayisi çogaldi. Tabi buna paralel olarak motorlu araç sayisi da hizla yükseldi. Sonuçta, dar sokak ve caddeler giderek kalabaliklasti, gürültü ve hava kirliligi arttikça artti, cehennemi bir görüntü ortaya çikti.

Elazig’da devlet, tipki Erzincan ve Erzurum’da oldugu gibi hem ideolojik hem de kurumsal olarak çok güçlüdür. Resmi ideolojinin agirligi, kentin sosyal yasamini adeta dondurmus. Kentte, potansiyel olarak kültürel zenginlikler, farkli renkler var ama bunlar bir buzluga konmus gibiler; donuk ve hareketsiz… Bu yüzden de Elazig oldum olasi bende camili bir kislayi hatirlatiyor.

Gulistan, buraya kadar gelmisken kente söyle bir göz atmak istedigi için, ana cadde boyunca gidip geliyoruz. Harput’u gezmek de yine yapmak istedigimiz seylerden biri. Dolayisiyla de kisa kent turundan sonra yüzümüzü oraya çeviriyoruz. Harput’a çikan yola girmek üzere bir kaç sokagi geçip o yana bu yana döndükten sonra birden kocaman bir kisla çikiyor karsimiza. „General Salih Omurtak Kislasi’. Daha ötelerdeki bir baska kislanin ise Abdullah Alpdogan’in adini tasidigini biliyorum. Alpdogan ve Omurtak bildik isimler. 1937-38 Dersim soykirimi ile bu iki isim bitisik kardesler.

Türkçeye „Harput’ olarak geçmis olan „Xarpêt’ ya da „Xarpit’ her seyden önce Urartular döneminden kalma kalesi ile ünlüdür. Bundan ayri olarak „Darphane’ adiyla bilinen sifali suyu ve buz magarasi da görülmesi gereken yerlerdir. Xarpêt, tarihte ünlü Ermeni yerlesim merkezlerinden biridir. Gel gör ki özellikle de son yüz yildaki irkçi tahribat sonucu, Ermeni halkini hatirlatan miras yok edilmis, silinmis.

Harput’a ulasir ulasmaz arabayi park edip iniyoruz. Elazig, ayaklarimizin altinda sayilir. Ovaya yayilmis kentten disariya; Diyarbekir’e, Bingöl’e ve Malatya’ya dogru uzaklasip giden yollar, lacivert birer nehri andiriyorlar. Sol tarafta ovanin önemlice bir kesimini Keban barajina ait göl kaplamis. Buralarin barajdan önceki halini iyi hatirliyorum. Ovanin cüzdaniydi burasi. Seker fabrikasi da ayni yerde, Bingöl’e giden yolun sol tarafinda ki dagin etegine kuruluydu.

Parmagimla degisik noktalari göstererek Gulistan ile Ibrahim’e ovanin baraj yapilmadan önceki halini anlatirken aklima Ankara eski Belediye Baskanlarindan Dersimli Vedat Dalokay’in bir sözü geliyor. Dalokay, bir konusmasinda „Keban Baraji Dogu ve Güneydogu’da otlayan ama sütünü Batida veren bir inektir,’ demisti. Bu sözler, bir gerçegimizi çok açik sekilde göz önüne seriyor: Halkimiza ait olan nehirler üzerinde barajlar yapildikça, halk tarihini, kültürünü ve topragini kaybediyor ama elde edilen elektrik Batiya götürülüp orada tüketiliyor. Birinin daha çok kazanmasi için ötekinin kaybetmesi gerekiyor. Sistem öyle, tipki emme-basma tulumba gibi.

Harput olaganüstü derecede tenha. Sayilari 10’u geçmeyen bizim gibi turist disinda kimse gözükmüyor. Bunun bir nedeni sicaklik ise ötekisi de Ramazan orucu olmali.

Kale gezisini bitirip geri dönerken, sohbetimiz, ortak sorunumuz olan açlik üzerinde yogunlasiyor. Biraz ilerideki dere agzinda bulunan lokantalardan biri açik gibi geliyor bize. Oradan yükselmekte olan müzik te bunun bir kaniti sayilir. Oraya vardigimizda tahminimizin dogru oldugunu görüyoruz. Bizden ayri olarak yasi ilerlemis posbiyikli bir kaç müsteri daha var. Hiç tereddütsüz bir sögüt agacinin altindaki masalardan birine oturuyoruz. Genç bir garson geliyor, siparisleri veriyoruz. O genç, yanimiza ugradikça parça-parça bir seyler konusuyoruz. Bu da, küçük çapta da olsa birbirimizle ilgili bilgi sahibi olmaya yariyor. Kendi aramizda konustugumuz dilin Kürtçe olmasi, onun için dikkat çekici oluyor, bunun farkindayim. Söz dilden vs. açilmisken Kürtçeyi bilip bilmedigini soruyorum, „Buraliyim, ama asimile olmusuz, bilmiyorum’ diyor. Asimile oldugunu söylerken durumdan memnun olmadigi, hatta eziklik hissettigi belli oluyor. Hesabi ödeyip kalktigimizda müsteri sayisi epey artmisti.

Ver Elini Dersim
Artik kaybedecek zamanimiz yok ve hiç beklemeden Dersim’e yöneliyoruz. Harput’u geride birakiyor, zikzakli yolu hizla bitirip baraj gölüne variyoruz. Tipki Ulu Ova gibi buranin da, baraj yapilmadan önceki halini iyi hatirliyorum. O an bulundugumuz noktada, yani iskelenin Elaziz ayaginda bir köy vardi. Murat’in sularinin adeta evlerinin duvarlarini, agillarinin çeperlerini, baglarini-bahçelerini oksayarak geçtigi köy yok artik. Baraj gölü dolarken yörenin öteki onlarca köyü gibi onu da yutmus. Karsi taraf yani Pêrtage (Pertek) tarafinin o ünlü bag-bahçelerinin akibeti de büyük ölçüde böyle olmustu. Bunlar, topragin yüzünde olan ve çiplak gözle görebildigimiz kayiplar. Kim bilir yerin altinda neler gitti? Sadece yasanmakta olan zaman ait olanini degil, geçmisi de yutuyor barajlar.

Göl kiyisinda kisa bir bekleyisten sonra feribot geliyor ve karsiya geçiyoruz. Pertek’i geçer geçmez baslayan ve giderek diklesen keskin virajlarla ne zaman yüz yüze gelsem, 1964 yilinin kis aylarinda, odun yüklü bir kamyon ile yaptigim yolculuk sirasinda geçirdigimiz kaza canlaniyor gözümün önünde. Siddetli tipi altinda, kendisi disinda dogaya ait her seyi adeta yutmus olan kalin kar tabakasini yararak ilerlerken birden yoldan çikmis, devrilmisti kamyonumuz. Neyse ki sansimiz yaver gitmisti de sag yana yatmisti. Sola dogru devrilmis olsaydi en az 100 metrelik uçurumu boylayacaktik. Saatler sonra bir kar temizleme makinesi tarafindan kurtarilincaya kadar da soguk ve korku canimiza okumustu.

Her yokusun bir inisi var derler. Bizim yolculugumuz için de durum böyle. Pertek’in sirtini dayadigi dik yamaçlari astiktan bir süre sonra bu kez yeni bir inis basliyor. Munzur’un derin vadisine yerlesmis „Tunceli’ il merkezine ulasmanin baska yolu yok.

Kentle bulustugumuz noktada, sol yandaki bir tümsegin üzerine kurulu yeni üniversite kampusu, görüntüyü hayli modernlestirmis gözüküyor. Geçtigimiz yil insaati devam etmekte olan otoyol ise bitmis.

Zar-zor yer ayirtabildigimiz Kent merkezindeki Has Otel’e vardigimizda hava hala çok sicakti. Otelin merkezde olmasi, gürültünün de çok olmasi anlamina gelir. Bu da bir an için bizi orada kalip kalmama konusunda tereddütte düsürüyor. Söyle bir sondaj yapinca, istesek te baska bir sansimizin olmadigini ögreniyoruz. Festival günleri yaklasirken, Dersim’de yasanan en büyük sorun yatabilecek bir yer bulabilmektir. Ne var ki sonraki günlerde güler yüzlü, mütevazi insanlarin çalistirdigi otelden oldukça memnun kaliyoruz.

Aksam saatlerinde, TV 10’dan Süleyman Ates, Pir Hasan Kilavuz ve esi Aysel ile bulusuyor, ertesi günden baslayarak, kutsal yerlerin çekimi ile ilgili olarak yapacagimiz çalismayi gözden geçiriyoruz.

Sey Safî (Sabun) Ocagindayiz
Ertesi gün saat 10 siralarinda yola çikiyoruz. Yaklasik bir saat süren yolculugun ardindan Kovancilar’i geride birakiyor, Palu’ya dogru ilerliyoruz. Gidecegimiz yer Türkçeye uyarlanmis formu „Seyitli’ olan „Seyîdan’ köyüdür.

Derken köye ulasiyor ve kisa bir arayistan sonra bir gecekonduyu andiran tek katli mütevazi bir evin önünde duruyoruz. Kapi kilitli oldugu için içeriye giremiyoruz. Anahtar, köyde bir kadindaymis. Içimizden iki kisi kadini aramaya giderken Hasan Kilavuz atalarinin mekani hakkinda bilgi vermeye basliyor. Söyledikleri, özetle söyle:

„Burasi Sey Sabun Ocaginin bilinen en eski merkezidir. Aslinda burasi eskiden böyle degilmis, daha büyükmüs. Sey Safi (Sabun) ailesi buraya ne zaman, nasil ve hangi nedenle gelmis, bilmiyoruz. Önce su demiryoluna bakin! Bu yol yapilirken, bu kutsal mekânin yarisi gitmis. Yani baska yer kalmamis gibi, demiryolunu buradan geçirmisler. Dolayisi ile de su gördügünüz evin eski halini çogu kisi bilmez. Seydan Ocaginin bu eski mekânini yikildiktan sonra devlet gördügünüz su duvari yapmis. Tabi evin çogu gitmis, azi kalmis.

Bu mekanin, Safeviler döneminde de faal oldugu anlasiliyor. O zaman ocaga bagli bir vakif varmis. Su gördügünüz ovanin tamami da o vakfin mülküymüs ve ocak isleri de bu vakfa ait gelirlerle karsilanirmis. Öyle anlasiliyor ki Sah Ismail Hatayi döneminde durumu iyiymis ocagin. Muhtemelen Çaldiran Savasi’ndan sonra Osmanli hâkimiyeti günden güne pekisince, yani devran degisince iyi günler de sona ermis, zor dönem baslamis.

Derken gün geliyor, ailedeki yetiskin bes erkek kardesten biri idam ediliyor. Idami yapanlar ise Palu Kalesindeki yöneticiler. Her ne kadar Vakif su an bulundugumuz Seyitli’de olsa da yönetim yeri Palu Kalesiymis. Aradan bir süre geçince bu kez ikinci kardes asiliyor. Pes pese gelen bu iki idamdan sonra o zamanki atalarimiz, Palu Seyitli’de kalma sartlarinin ortadan kalktigina hükmetmis ve göç etmeye karar vermisler.

Aile bir gece sessizce buradan ayriliyor ve Peri suyunun öte yakasindaki bir köye gidiyor. Bu köy, buraya gelirken içinden geçtigimiz nehir kiyisindaki köydür. Oraya da Seyitli deniliyor, Mazgirt’e baglidir.

Öyle anlasiliyor ki o zamanki Ocak yöneticileri olan atalarimiz, Palu’daki köylerinden göç etmisler ama hem geride biraktiklari mülklerine sahiplik etmek ve hem de o yöredeki talipleriyle iliskilerini sürdürebilmek amaciyla fazla uzaga gitmemisler.’

Kilavuz bunlari anlatirken, anahtar geliyor. Kapiyi kendisi açiyor ve bizi içeri davet ediyor. Duvarlardan baska, o ziyaretin sahiplerine ait her hangi bir nisana rastlayamiyoruz. Duvarlara halilar asili ama bunlarin tamaminin üzerinde cami motifleri var. Alevi ocaginda cami! Demek ki sonradan o köyün Sünni olan halki tarafindan asilmislar. Soruyoruz; Kilavuz dogruluyor bunu.

Ikinci odaya girdigimizde sadece camili duvar halilari degil, tam karsida küçük bir rafta üst üste konmus 10 dolayinda kitap gözüme ilisiyor. En üsttekini alip bakiyorum kapaginda „Namaz!’ yazili. Sey Sabun ailesi yüz yillara varan bir süre önce burayi terk ettigine göre bu kitaplarin da sonradan köyün Sünni halki tarafindan oraya konduguna kusku yok. Zaten Latin harfleri ile yazilmis olmalari da bunu gösteriyor.

Peki, Sey Sabun adi nerden geliyor? Öteden beri benim de kafami kurcalayan soruyu soran, yanilmiyorsam Pir Riza Katurman’di.

„Haa bak bunu hikayesi hayli ilginç. Gel zaman git zaman bizim dedemizin bir yakini Halep taraflarina gidiyor, oraya yerlesiyor ve zenginlesiyor. Sonra bu kisi her sene bol miktarda sabun gönderiyor Ocaga. Tabi hediye olarak. Bizim ocak zade dedelerimiz de gelen sabunu taliplerine dagitiyorlar. Iste bize Sey Sabun Ailesi denmesinin nedeni budur. Ailemizin asil adi „Mala Sey Safî’ (Seyh Safi Ailesi)’dir. Sey Sabun sonradan lakap olarak verilmis. Bu Safi adinin da Safevilerle iliskisi oldugu kanisindayim.’

Burada ilk andan itibaren ilgimizi en çok çeken seylerden biri de evin kapisinin önündeki kocaman yuvarlak ve yassi tas oluyor. Üstelik, tam da orta yerinde oyulmak suretiyle duran bir haç sekli var. Haç’in varligindan hareketle Hiristiyanlarla ocagin iliskisini bulmaya çalisiyorum. Içimden „Her halde Ermeni bir usta tarafindan yapilmis olmali ki bu haç isareti yapilmis’, diye geçirirken Pir Kilavuz açiklik getiriyor:

„Su gördügünüz, bir degirmen tasi. Biliyorsunuz bir degirmende, üst üste konulmus iki tas olur. Dönüs sirasinda üstteki tasin kayip uzaklasmamasi için, her ikisinde de haç seklinde oyuklar açiliyor ve bu oyuklara konulan özel bir agaç parçasi kaymayi önlüyor. Bu tastaki sekil de bu amaçla yapilmis. Yani haç degil.’

Pir Kilavuz’un bahsettigi iki degirmen tasinin adi, bizim yörenin kirmancca (zazaca)sinda „girmaçek’tir.

Palu Kalesi Ile Yüz Yüzeyiz
Derken yeniden yola çikiyoruz. Bir süre virajli hafif yokusu bitirir bitirmez Murat nehri karsimizi çikiveriyor. Biraz ilerde, derin vadisinde aniden uç veriyor, Palu ilçe merkezini kucaklayan genisçe bir yay çizdikten sonra yeniden daglara sokulup gözden kayboluyor, saklambaç oynar gibi.

Sirttan asagiya dogru, ayagimizin altindaki Palu’ya uzun uzadiya bakiyorum. Nehrin iki yakasi arasinda yükselen dik yamaçlar arasina sikisip kalmis. Ama yine de Dersim’in ilçelerine göre bir az daha bakimli ve düzenli gözüküyor.

Sol yanimizda ve bizimle ayni yamaçta yükselen Palu kalesi, ilerlemis yasina ragmen, görkemli durusunu kaybetmemis. Kale dedigimiz, aslinda uçurumun karnindan yükselen, ulasilmasi zor bir kayalik. Tabi ötekiler gibi buranin da degismeyen aksesuari kocaman bir Türk bayragi. Baski altinda olup ta özgürlesme mücadelesi verenler disinda kalan uluslardan kim ki bu sekilde abartili büyüklükte bayrak asiyorsa; bilin ki o ya bir emperyal güçtür ya bunun özlemini çekiyor ya da kendine güveni olmayan bir palavracidir. Bu tarihi yere o koca bayragi böylesine anlamsiz bir tarzda asanlar hangi kategoriye girer, karari okuyucular olarak siz verin.

Eski dönemin insanlari, bu kayaligi orasindan-burasindan duvarlarla örmek suretiyle oturmaya uygun hale getirmisler. Zaten Kürdistan’in daglik yerlerindeki kalelerin ortak özelligidir bu. Bu tür kayalari yerlesim merkezine dönüstürürken de iki seyi hiç ihmal etmemis yapimcilar. Bunlardan biri güvenlik, yani savunmaya uygunluk, ikincisi ise su temini. Dogudan batiya bir hat üzerinde dizilen kalelerin tamaminda bu iki noktanin önemle göz önünde tutuldugunu görürüz. Xosav (Hosap), Wan (Van), Bêtlis (Bitlis), Gêxî (Kigi), Palu, Mazgêr (Mazgirt), Xarpêt (Harput), Pêrtage (Pêrtek), Çemisgezek ve Kemax (Kemah),.. Tamami böyleler.

Palu’ya hâkim olan bu sirta gelisimizin nedeni hem kaleyi görmek ve hem de Sey Sabun Ocagi ailesinden Pir Sey Sabir’in mezarini ziyaret etmek. Bu mezar önceleri bilinmiyormus. Aile mensuplari uzun arastirmalar sonucu yerini tespit etmis ve günümüzde çokça rastladigimiz mermer bir mezar yaptirmislar. Hz. Muhammed’in soyundan birine baglanarak „Ehlibeytten’ olduklarini kanitlama, Alevi din adamlarinin 20. Yüz yildaki degismez egilimidir ve onu burada da görüyoruz. Örnegin, mezar tasinda Sey Sabir’in 7. Imam Musayi Kazim’in soyundan geldigi yazili. Tabi bir de „Ruhuna Fatiha’ sözleri. Dersim’deki mezar taslarinin eski ile yeni halleri üzerinde daha sonra yeri geldikçe duracagim.

Seydan (Seyitli)’den Nevala Karê ye.
Sey Safî (Sabun) Ocagi mensuplari Peri nehrinin bati kiyisindaki Seyitli’de ne kadar kalmislar, bilen yok. Ama gün geliyor ki orayi da birakiyor ve halk arasinda „Nala Karê’ de denilen „Nevala Karê’ (Karê Vadisi)’ne gidiyorlar.

Hiç beklemeden Pir Hasan Kilavuz’un bahsettigi Nevala Karê’ye gitmek üzere yokus yukari tirmaniyoruz. Bir süre yol aldiktan sonra bu kez de saga dönüp bas asagi iniyoruz ama çok degil. Az sonra, Nevala Karê’de Sey Sabun Ocagindayiz. Buraya ilk kez geliyorum ama hem fotograflarini daha önce gördügüm için tanidik geliyor.

Pir Hasan bizi gezdiriyor ve anlatiyor. Ilk anlatigi sey ise dedelerinin buraya nasil ve neden geldikleri oluyor:

„Bu yörede bulunan güçlü asiretlerden Izolan île Sadîyan arasinda var olan anlasmazlik bir türlü sona erdirilememis. Çatisma, öldürme ve soygun türü eylemler devam edip gitmis. Sonunda gün gelmis, yine bir baris görüsmesi sirasinda „En iyisi iki asiretin yasadigi bölgeler arasina sözü geçer, isleri evirip çevirmesini bilen bir aile yerlessin. Kim olur kim olmaz derken karari bizim ailede kiliyorlar. „Vi karî ancax Mala Sey Sabunan dikare bike. Astiyê ancax ew dikarin bînin ser vê axê’ (Bu isi olsa olsa Sey Sabun ailesi yapabilir. Bu topraklara barisi ancak onlar getirebilirler,’ demisler.

Bunun üzerine, o zaman ailemizin basinda kim bulunuyorsa, gidip onunla konusuyor ve Nevala Karê’deki bu yeri veriyorlar kendilerine. Simdi gidince görecegiz, o zaman orada bir degirmen varmis, araziden çok geçimlerini degirmenden elde ettikleri gelirle sagliyorlarmis. Tabi sonradan aile araziyi de genisletiyor.

Burada simdi kimse yok artik. Agabeyim Imam Hüseyin vardi, yasli oldugu için kalamiyor. Su siralar Mersin’de çocuklarinin yaninda. Evin anahtari yanimda degil. O yüzden de maalesef içeri giremiyoruz,’ diyor.

Arkasindan biraz asagiyi gösteriyor ve „Dedemiz buraya ilk geldiginde su hendekte yapiyor evini. Ne var ki bir süre sonra hiç beklenmedik bir olay gerçeklesiyor; bir gece yagan yagmurun etkisiyle kalkan sel evi, hayvanlari, her seyi alip götürüyor. Bir tek insanlar erken terk ettikleri için kurtulabiliyorlar. Bunun üzerine evin yerini degistiriyor ve simdi gördügünüz su yikintinin bulundugu yere yapiyor. Bu yikinti, 1938’de yikilan evimize ait. Su an ayakta olan gördügünüz su evi ise babam 1950’lerde yaptirdi.’

Pir Kilavuz bundan sonra eve 20-30 metre ötedeki el degmemis agaçlari gösteriyor ve „Su gördügünüz yer de asil ziyaret yeri, göze. Burayi ziyarete gelenler orada mumlarini yakiyor, kurban kesiyor ve niyaz dagitiyorlar.’

Hep birlikte gösterdigi yere dogru yürüyoruz. Sararmis otlar, belimize kadar çikiyor. Agaçlarin altinda önce mermerden yapilma üç adet mezar çikiyor karsimiza. Bunlar yeni, yani son zamanlarda yapilmis mezarlar. O nedenle de üzerindeki yazilar Türkçe olarak yazilmis; diyelim ki falan oglu falan ya da falan kizi falan gibi… Tabi sirf ölünün babasi yazili, anne adlarina ise rastlanmiyor. Yine günün modasina uygun olarak bütün mezarlarda oldugu gibi burada da son cümleyi „Ruhuna Fatiha’ olusturuyor. Bu yeni mezarlarin bir kaç metre ötesinde, Sey Sabun Ocagi ailesinden buraya ilk gelen pirin mezar tasi var. Yani ocaktaki asil kutsal yer… Biz Kirmanccada buna „çiladêrike’ (Türkçe alfabe ile „çiladerike’) deriz. O mezar tasinda ise ne bir figür, ne de her hangi bir yazi var. Aslinda bu, bu ocaga özgü bir durum da degil. Bütün Kürt Alevi bölgelerinde karsilasacaginiz manzara böyledir. Dersim’de yasi 40-50 yili geçen bir tek mezar tasinda bu güne kadar „Ruhuna Fatiha’ ibaresine ya da Islami baska her hangi bir motife rastlamis degilim. Mezar, bu ziyaretteki gibi tümüyle dogal bir tas da olsa, özel olarak yapilmis da olsa, üzerinde çiçek, ata binmis adam, ay, kiliç, daha sonraki dönemlere ait olanlarda tüfek ve yildiz gibi seylerin figürleri var. Bazi mezar taslarinda rastlanilan kiliç ise ucu çatalli Zülfikar degil. Hatta bazen bunun bir kiliç mi yoksa kama seklinde bir biçak mi oldugunu ayirt etmekte bile zorlaniyor insan.

Süleyman Ates, çekim için Pir Hasan ve Ana Aysel ile konusurken, ben, Gülistan ve Pir Riza Katurman baska bir noktada, terk edilmisligin ezikligini yasayan bu yerlesim yerinin gelecegi ile ilgili görüs alisverisinde bulunuyoruz. Aslinda buranin sirin bir yer oldugu noktasinda üçümüz hemfikiriz. Bakimsizligin etkileri çiplak gözle görülse de, çok sayida meyve agaci hala ayakta. Su var. El atan olursa kisa sürede eski canliligina kavusacak, buna kusku yok. Bunun gerçeklesecegini ummak istiyoruz. Bu yüzden de Pir Hasan Kilavuz sonraki günlerde bu yöndeki temenniyi her üçümüzden de sik sik duyuyor. Sey Safi ocaginin mekâni hepten virane olmaktan kurtarilmali ama nasil? Bu gibi sorunlarla ilgilenen kurumlarimiz olmadigina göre, bu yönde adim atmak, dogal olarak en basta bu ailenin mensuplarina düsüyor.

Halen ayakta olan evin yanina geldigimizde, emektar kameraman Hesen ha bire çekiyor, Süleyman Ates ise Hasan Kilavuz ile 1938’i konusuyordu. Ben o tufandan bu ailenin payina düsenleri, daha önce yine Pir Hasan Kilavuz ile yaptigim bir röportaj nedeniyle detayli olarak bildigim için söylenenlerin yabancisi degilim. Bu yüzden de, ara sira söze karisiyor ve unutulan noktalar varsa, onlari hatirlatmakla yetiniyorum.

Hasan Kilavuz „Diya min her tim got lesker çawa ku hat, berê her tistê kuçikê me kustin. Aha li vir kustin,’ (Annem her zaman asker geldiginde, yaptigi ilk is köpegimizi öldürmek oldu. Aha surada öldürdüler,’ diyordu,’ diyor.

„1938’de aniden gelen askerler evi kusatmaya aliyorlar. Belli yerlerde duvar taslarini çikardiktan sonra da yikiliyor ev. Evdekiler ise kaçip biraz önce gördügümüz mezar tasinin bulundugu yere gidiyorlar. Bu bir siginmadir. Sey Sabun Ocaginin en kutsal noktasi orasi. Dolayisiyla de çaresizlikten, dogal olarak oraya siginiyorlar. Bu ziyaretin evliyasi, umut bagladiklari ve yardim isteyebilecekleri tek seydir.

„O gün ailenin büyügü olan amcam Bava Duzgi evde degilmis. Ertesi gün asker yeniden gelince, halkin gitme’ israrina ragmen yanlarina gidiyor:

Gidip soracagim, suçumuz ne ki evimizi yiktiniz, bizi böyle perisan halde ortada biraktiniz,’ diyecegim’ diyor ve gidiyor.

Yanlarina gider gitmez de, askerler önce biyigini ve sakalini kesiyorlar. Hem de öyle kesiyorlar ki yüzü kanlar içerisinde kaliyor. Biliyorsunuz, Aleviler arasinda biyik ve sakala makas vurulmaz gelenegi var. Bu, dini bir kuraldir. Askerlerin, saçini sakalini kesmelerinin nedeni de kendisini halkin gözünde küçük düsürmek, prestijini sarsmaktir’ diye açikliyor pir Kilavuz.

„Ya sonra?’

„Arkasindan, askerlerden biri Bava Duzgi’nin atina biniyor, kendisi de elleri kelepçeli halde yaya yürüyor. Bava Duzgin’i o sekilde Mazgirt’e götürüp camiye kapatiyorlar. O camide 152 erkek bir aradaymislar. Bir-iki gün bekletildikten sonra, ikiser- ikiser ilçenin yani basindaki bir uçurumun basina götürüyor, süngüleyip asagiya atiyorlar. O yüzden de amcam Bava Duzgi’nin mezari yok. Mezarsiz Dersimlilerden biridir o.’

(Devam edecek)

Dengê Kurdistan

Back to top button