Makale

Gerçeklikten kopus ve Nevruz

Burayi yönetenlerin ve her kosulda onlari savunanlarin gerçeklikle iliskisi epeydir kopuk. Bütün komsularindan düsman yaratan dis politika beceriksizligi, suçlari örtmek için ihtiyaç duyulan ‘Baskanligin’ iç savas dügmesine basilarak topluma dayatilmasiyla çigirindan çikan kaotik süreç, ‘Anayasayi tanimiyorum, uymuyorum’ noktasinda mesruiyet sinirlarini asti ve zaten hasta olan sistemi tamamen çökertti. Ülkeyi felakete sürükleyenlerin de, ‘görevlilerin’ de mantikla da iliskisi büsbütün koptu.

13 Mart aksami, hukuk disi yollarla susturulmus ve satin alinmis bir medya düzeninde, dünya ajanslarindan ve gazetelerinden sosyal medyaya düsen haberlerle ne olup bittigini anlamaya çalisanlar, bu ülkede hiç kimsenin can ve mal güvenligi olmadigi bir kez daha açikça gördü.

O gece önüme düsen haberler, Ankara’da son bes ayda üçüncü kez patlayan bombalarin sadece güvenlik zaafiyla ilgili olmadigini açikça gösteriyordu.

Ilk gördügüm haberde yarali yedi kisiden biri olan Dilber Bozkurt, HDP Diyarbakir milletvekilini arayip odada mahsur kalanlarin isimlerini verdikten sonra haber alamazsaniz bilin ki infaz edilmisizdir’ diyordu. Bu sözlerden sonra öldükleri bilgisi ulasmis.

Ayni saatler içinde Yüksekova, Nusaybin ve Sirnak’ta süresiz sokaga çikma yasagi ilan edilirken güya yasagin kalktigi Sur’dan onlarca yeni cenaze çikariliyordu.

Bir sonraki haber linkinde Ankara’daki katliamda ölen arkadasina üzülen bir gencin bes ay sonra benzer bir sekilde öldügü yaziyordu. Önümden akip geçen görüntülerde çigliklar giderek çogaliyordu. Bir yarali yakini hastane önünde, ‘Iktidar hirsiniz da, baskanliginiz da yerin dibine batsin’ diyerek haykiriyordu. Bir kadin ‘ogluma bir sey olursa bu ülkeyi basiniza yikarim’ diye agliyordu. Henüz aciya dönüsmemis öfkenin, korkunun büyüyen göz bebeklerini gördüm o fotograflarda.

Baska bir haber, Nusaybin’de zirhli araçlar çarsi merkezinde halkin üzerine ates açtigini, üç kisinin agir yarali oldugunu söylüyordu. Yüksekova’da sokaga çikma yasagiyla beraber mahallelere havan topu atislari baslamisti.

Ben de dahil herkes Ankara’daki yakinlari için endise ediyordu. Insanlar çaresiz çocuklarini, arkadaslarini, tanidiklarini sosyal medyada, sokaklarda, hastanelerde ve morglarda ariyordu. O sirada Cumhurbaskanligi’ndan yazili açiklama geldi: ‘Vatandaslarimiz endise etmesin’. Bakan olmanin terörü kinamaktan ibaret oldugunu sanan, istifa etme ilkesi ve ahlakiyla ilgisi olmayanlar gazetecilerden soru bile almadan kaçip gitti.

Ertesi gün, ilk gördügüm haber iktidara yakin Milat gazetesinin mansetiydi. Iri puntolarla ‘Baskan Erdogan’ mansetinin altinda ‘çarpici’ baskanlik anketi sonuçlarini açikliyorlardi. Dünya gazeteleri olayi fotograflari ve ayrintilarla verirken, buna benzer yayinlarin ‘gazetecilik’ anlayisi, insanlarin acisiyla utanmadan, açikça alay ediyordu.

Yargitay Baskani Ismail Rüstü Cirit saldiriyla ilgili malum klise birlik, bütünlük açiklamalarindan sonra ‘Ülkemiz maalesef terörle yasamak zorunda’ dedi.

O gece Sirnak’taki ‘dev operasyon’ tanklarin mehter marsiyla ilçeye girmesiyle basladi. Baska bir yerde özel harekatçilar cami kapilarini kiriyordu. Görüntüleri dehsetle izliyorduk.

Diyarbakir Baglar’da çikan çatismalarda 3 kisi hayatini kaybetti. Sehir merkezinin savas alanina döndügünü gösteren fotograflar geçip gidiyordu önümden. Vatandaslar evlerini terk etmeye baslamisti. Orada da tehcir basliyordu.

Idil’de 28 günde 70 çocuk ve genç ölmüs, traktör kasalarinda tasinmis. Bölgede yasayan bir Kürt vatandas, bu katliamin haberlerinin bile yapilamadigini yazmisti.

‘Baskanin adamlari’ ve bahar

Ertesi gün, Cumhurbaskani ‘Ya benim yanimda olacaksiniz ya terörün’ diyordu. Ve yüzlerce ölüme neden olan katliamlarin ardindan açikça söyledi: ‘Elinde silah olan, bombasi olan teröristle, konumunu, kalemini, unvanini, amacina ulasabilmesi için teröriste emir verinin hiçbir vasfi yoktur. Akademisyen olmasi, gazeteci olmasi. STK yöneticisi olmasi, o kisinin terörist oldugu gerçegini degistirmez’.

Ardindan Özgür Gündem ve çalisan gazetecilerin sari basin kartlari toplatildi. Akademisyen Chris Stepherson çantasinda HDP’nin Nevruz’a çagri brosürlerini tasidigi için göz alina alindi. ‘Baris Için Akademisyenler’ imzacilari tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi ve tutuklandi. ‘Baris olsun, artik daha fazla insan ölmesin’ diyen akademisyenlerin suçu, ‘örgüt’ propagandasi yapmakmis!

Hakkari, Mardin ve Urfa’da Nevruz kutlamalari ve her türlü etkinlik yasaklandi.

Dev bir cenaze evine dönüsmüs ülkede ‘savas degil baris, ölüm degil hayat’ diyenlerin yasama hakki büsbütün elinden aliniyor. Kana, teröre, cinayete, siddete alisalim istiyorlar. Ayaklar altina aldiklari hukukun hesap sormasini engellemek, varliklarini sürdürebilmek için iç savasa, bölmeye, parçalamaya ihtiyaç var çünkü. Malzeme bol. Kapatilan gazetelerin, televizyonlarin ‘taraftarlari’ böyle bir dönemde otoriter rejime karsi birlesip güç olusturmak yerine daha çok kutuplasiyor. Burayi yönetenlerin ilk basvurdugu, her zaman çalisan yöntemdir bu. Ve bunu en iyi uygulayanlar bilir. 35 senedir savasin sürmesine katkida bulunan ‘derin güçler’, bugünkü iktidarin kullanimiyla yine sahne aldilar. Fezlekelerle mesru siyaset alanini daraltip aciyla, öfkeyle, kinle kavrulan toplumu siddete itiyorlar.

‘Baskanlik’ gelsin diye ülkeyi geriye dönülmez bir felakete sürükleyen ‘baskanin adamlari’ her alanda, alçakça yöntemlerle tetikçilik yapmaya devam ediyor. Begenmediklerini hedef göstermek, hapse attirmak, issiz birakmak, evlerinden uzaklastirmak, sürgüne göndermek, mallarina çökmek, susturmak, mesleklerini icra edebilecek alanlari daraltmak, korkutmak, tehdit etmek yasam biçimleri ve asli görevleri olmus.

Oysa muktedir toplumu sefil hirslariyla zehirlemeden evvel ‘iyilesebilme’ ihtimalimiz vardi. Baslangiç sebebi ve niyeti her ne olursa olsun ‘baris süreci’ devam ederken insanlarin meydanlarda toplanip Nevruz’u, bahari birlikte umutla karsilamasini hatirliyorum. Bu toplumun çogunlugu savasi kiskirtanlara ragmen barisi içtenlikle istiyordu, hiç degilse hayal ediyordu. Hayat ‘Ya benim yanimdasin ya teröristin’ dayatmasindan daha kiymetli. Devlet terörüyle, ‘terör’ disinda üçüncü bir yol daha var. O da akli selim herkesin malumu; israrla baris, esitlik, hukuk ve demokrasi talebini yinelemek.

Bugün yasaklanan, ülkedeki korkunç baski ve korku iklimi yüzünden kutlanma ihtimali olmayan Nevruz’u halklar binlerce yildir farkli anlamlar yükleyerek kutluyor. Baharin ya da yeni yilin ilk günü manasina gelen bayram ‘gündönümüne’ denk geliyor. Geceyle gündüz esitleniyor. Sonra gündüzlerin uzayan gölgesi usulca aksamin koynuna sokulmaya basliyor. Tabiatin canlandigi bugünlerde topluca kir yemeklerine gidiliyor. Karanligin bitip aydinligin basladigini gösteren kutlama atesleri yakiliyor, danslar ediliyor. Kainatin sürekli tazelendigine, yeniden dogusun gerçeklestigine inanildigindan, Nevruz ile açilan yeni dönem, ölülerin yeniden yasama dönmesini ve insanlarin dirilmeyi umut etmesini de sagliyor.

Bugünkü rejimde yasaklanan sadece politik anlami da olan Nevruz degil. Bahari, tazelenmeyi, suçlardan, günahlardan arinma dilegini, hayat sevincini öldürüyorlar. Endise duymadan kirlarda, daglarda, ormanlarda, sokaklarda dolasma arzusunu, insanin kendisine benzemeyeni de sevebilme ihtimalini yok ediyorlar. Leylaklarin, nergislerin bas döndüren korkusunu unutalim, sevdigimiz bir melodiyle dünya dertlerinden biraz olsun uzaklasamayalim istiyorlar. Ölülerin, kayiplarin yasi da tutulmasin, aci umudu büsbütün ezsin istiyorlar.

Toplum böylece içerden çürüyor. Insanligin ortak degerlerini kaybediyoruz. Onlar buna seviniyorlar. Ölmeye, öldürmeye, suça, cezasizliga, hirsizliga, intikama, savasa alistiriyorlar. Bunu yaparken utanmadan ‘terörle yasamaya da alisin’ diyorlar. Nihayetinde insanlar kandan, siddetten, endise içinde yasamaktan yorulsun, dayatilana razi olsun diye gerçegi söyleyeni ezip yok ediyorlar. En çok kelimelerden korkuyorlar. Baris, hukuk, demokrasi diyenler kabuslari oluyor. Düsünmeyi, ifade etmeyi, elestirmeyi suç sayan bir siglikla hayatin atardamarini kesiyorlar. Derin iç çekisleri uzun istiraplara çeviriyorlar.

Ankara’da ölen arkadasi için ‘alismayacagim kardesim’ yazan gencin karanfillerin arasina biraktigi notu bu koyu karanlikta küçük bir kivilcim gibi parliyor yine de. Alismayacagim. Bu dile, bu zulme, bu hadsizlige, bu anlamsiz düsmanliga kimse alismasin. Alismayalim ki bu kara günler geçip gittiginde tekrar bahari sevinçle, umutla, cesaretle karsilayacak, bunlari yapanlardan hesap soracak direncimiz olsun.

Haberdar-17 Mart

A.Esra Yalazan

Back to top button