PKK, Aydinlar ve Mesruiyet
Kuruculari arasinda Kürt olmayan birkaç kisinin de bulunmasina ragmen Öcalan ve PKK, ilk yillarinda basta aydinlar olmak üzere Kürtler disinda hiçbir çevreden ilgi veya itibar görmedi. Hatta küçümsenen ve alay edilen bir ilkel yapilanma olarak degerlendirildi. Buna karsin PKK ise kendi pratigi, ideolojik yapisi ve her seye tepkili olan konumuyla bir aydin düsmanligi temelinde hareket etmekteydi.
Fikir ve ideallerini konusmak, tartismak yerine, zor ve siddete basvurarak kabul ettirmeyi tercih ediyor, rakip gördügü tüm grup ve kisileri birer düsman gibi görüp algiliyordu. Bu anlayisla yola çikildiginda ise kendi politik hedeflerinin, kendi dogrularinin kabulü için demokratik bir zeminde mücadele etmek yerine, siddet ve güç kullanarak örgütsel bir hâkimiyet alani yaratmanin daha kolay ve pratik oldugunu düsünüyordu.
12 Eylül öncesinin malum kosullarinda bütün ayak izlerinin birbirine karistigi bir dönemde, PKK’nin bu karakteri çok da kimsenin umurunda degildi. Türkiye’de sol grup ve partiler teorilerinde ve pratiklerinde Stalin ve yine bir Stalinist olan Mao’dan besleniyorlardi. Stalin ve takipçileri ‘devrimlerini kurtarmak’ adina tehlikeli bulduklari ‘hain ve karsi devrimcileri’ nasil etkisizlestirip bertaraf etmislerse, ayni yöntem bütün devrimci hareketler için de dogru ve geçerliydi. Yani PKK’nin kendi iç hesaplasmalarinda ve rakiplerine karsi uyguladigi siddet ve zor kullaniminin zaten kitapta yeri vardi.
12 Eylül’le birlikte kaçmayi basarabilenlerin ‘kurtuldugu’ yakalanan herkesin iskenceden geçip hapse atildigi bir süreçte her grup gibi PKK için de Türkiye sinirlari içersinde Diyarbekir 5 No’lu Cezaevi disinda bir faaliyet alani kalmamisti. Orada uygulanan vahset, bunun Kürt toplumunda yarattigi politik, sosyal ve psikolojik etkiler, travmalar vb gibi konularin detaylarina girmek bu yazinin sinirlarini asacagi için burada genis olarak bu bahse girmek istemiyorum. Öte yandan tedbiri elden birakmayarak Temmuz 1979’da Suriye’ye göç eden PKK lideri Öcalan, 12 Eylül sonrasinda örgütünün faaliyet merkezini Suriye’ye kaydirdi. Orada zaman zaman bir takim Türkiyeli sol gruplarla iliskiler kurmaya çalisti, ama bunlardan bir sonuç çikmadi.
Itibar görmez iken…
15 Agustos 1984’te Eruh ve Semdinli baskinlari ile gündeme gelen PKK, yeniden Türkiye sinirlari içersinde sahneye çikti. Ama bu kez artik politik etkileri neredeyse yok olmus sayilabilecek olan PKK disindaki Kürt gruplari sindirmek veya onlarla çatismalara girmek suretiyle ortaya çikmadi; dogrudan devlet hedeflerine saldirdi. Dogrusu o dönemde hiç kimse ne PKK’den, ne de baska bir gruptan böylesi bir hareket beklemiyordu ve geçmis deneylerden çikarilan derslerin de etkisiyle bu isin uzun süre gidecegi pek kimsenin aklina gelmemisti. Yillardir ve özellikle 12 Eylül sonrasinda uygulanan devlet politikalari karsisinda bunalan, çaresiz ve savunmasiz kalan pek çok Kürt, o günlere kadar pek de itibar etmedigi PKK’ye yavas yavas da olsa ilgi göstermeye basladi. Devletin PKK karsisinda bölge halkini da karsisina alarak uyguladigi köy yakmalar, faili meçhuller, hukuksuzluklar karsisinda, PKK bütün zorbalik ve siddet eylemlerine ragmen, yine de bölgede yasayan halktan ve Kürt aydinlarindan ilgi ve destek gördü.
Özellikle 1990-91-92 Newroz kutlamalarinda güvenlik güçlerinin sivil halka karsi kullandigi siddet sonucu çok sayida insanin ölümüyle sonuçlanan hadiseler, HEP’in kurulmasi, PKK’nin zamanla bu partideki etkinliginin artmasi, TBMM’ye girmesi ve kapatilmasi; DEP’lilere reva görülen muameleler ve verilen cezalar; bölgede dozu giderek artan devlet siddeti ve Vedat Aydin’in Temmuz l991’de, Musa Anter’in Eylül 1992’de, Mehmet Sincar’in Eylül 1993’te adresleri belli katiller tarafindan faili meçhul olarak anilan cinayetlerle katledilmeleri gibi olaylar, öncelikle insan haklari boyutlu da olsa daha genis bir aydin çevresinin Kürt meselesine ve PKK’ye dönük ilgisini artirmaya basladi. Ancak yine de Türk aydinlarinin ilgisi, Mihri Belli, Yalçin Küçük, Dogu Perinçek, Haluk Gerger gibi daha ziyade radikal sol çevrelerle sinirli kalmisti.
PKK medyasi, medyanin PKK Ilgisi
Yine bu süreçte 1991 Mayis ayinda günlük Özgür Gündem gazetesi yayina basladi ve pek çok aydin burada yazilar yaziyor ve gazeteyi izliyorlardi. Haziran 1995’te yayina baslayan Med TV, Türkiye ve Avrupa’da yasayan aydinlari tartisma programlarina davet ediyor, çesitli vesilelerle kendileri için mesruiyet saglayacak zeminler yaratilmaya çalisiliyordu. Keza Öcalan’in 17 Mart 1993’de Lübnan’da açikladigi ateskes sonrasinda da yogun bir medya ilgisi yasandi, TV görüntüleri ve röportajlari yayinlaniyordu. Artik Apo ve PKK hakkinda daha fazla haber ve görüntüler yayinlaniyor ve kimi gazete yazarlari Öcalan ile dogrudan iliskiler bile kurulabiliyordu. Ancak sivil alanda önemli mevziler kazanmalarina ragmen, düzenledikleri çesitli köy baskinlari, sivil katliamlar, kendi ilan ettikleri ateskes devam ediyorken 33 silahsiz askerin yolunu kesip katledilmeleri gibi olaylara ragmen PKK yine de çok az sayida Türk aydini ile diyalog kurabiliyordu.
Öcalan’in 1999 Subatinda yakalanarak Imrali’ya getirilmesi ve yargilanarak idam cezasina çarptirilmasi üzerine ise ilk kez genis bir Türk ve Kürt aydini idam cezasinin kaldirilmasi için Maçka Otel’de bir araya geldi ve bir kampanya baslatildi. Bu süreçte PKK militanlarinin Türkiye disina çekilerek silahli mücadeleye son vermeleri de bu yakinlasma ve destegi kolaylastiran önemli bir faktördü.
Solcularla, sosyalistlerle yakinlasma
Gerek 1999’da HADEP’in, 2002’de DEHAP’in katildiklari genel seçimlerde ve gerekse 2004 SHP ittifakiyla katildiklari yerel seçimlerde özellikle sol ve sosyalist gruplardan büyük destekler sagladilar; fazla olmasa da bir takim sol düsünceli aydinlarla iliskilerinin gelismesinde yararli sonuçlar elde ettiler. Keza bu süreçte belediye ve parlamento seçimlerinde aday gösterilmek ugruna birçok Kürt aydini parti kademelerinde bir yerlere seçilmek için görevler aldilar ve yarisir hale geldiler. Bu iliski her ne kadar kurulu legal partiler nezdinde de olsa, sonuçta PKK’nin legal ve sivil alandaki mesruiyeti açisindan önemliydi.
Her ne kadar seçim kanunundaki % 10 baraji nedeniyle temsilde adaletin engellenmesi, toplumun genis bir kesiminin siyasi tercihlerini parlamentoya yansitamamis olmasi nedeniyle ciddi bir mesruiyet tartismasina konu olduysa da, 2002 genel seçimlerinde AK Parti’nin büyük bir çogunlukla meclise girerek tek basina hükümet kurmasi, laiklik elden gidiyor gerekçesiyle o güne kadar iktidarlarina kimseleri bulastirmamis bazi derin devlet odaklari ve onlara güç saglayan kitleleri yeni savunma mekanizmalari yaratmaya yöneltti. Bir yandan dost ve müttefik ABD Irak’i isgal ederek burnumuzun dibinde bir Kürt devleti insa etmeye çalisirken, öte yandan AB’ye tam üyelik için yogun bir çalisma baslatiliyor, derin devletin büyük bir hassasiyetle korumaya çalistigi Kibris politikasi degistirilmeye çalisiliyordu. Bir takim kapali kapilar ardinda ne suretle olursa olsun, bu iktidarin en kisa yoldan devrilmesi veya iktidardan uzaklastirilmasi hedeflenerek, büyük bir seferberlik ilan edildi ve gerektiginde bu ugurda her yolun mubah sayilacagi bir yol benimsendi.
Her türden katliam ve sabotaj planlari hazirlaniyor, bir yandan da planin önemli bir parçasi olarak PKK’nin ne yapip edip savasi yeniden baslatmasi için uygun gerekçeler ve kosullar yaratilmaya çalisiliyordu. Üstelik meselesinin çözümü için yetersiz de olsa birtakim olumlu adimlarin atildigi bir dönemde, bunu tesvik etmek gerekirken, siddet ve savas politikalarinin tirmandirilmasi stratejik bir yaklasim haline getirilmeye çalisiliyor; demokratik güçlerle degil, statükocu güçler ile ittifak kurmak tercih ediliyordu.
Statükocu güçlerle ittifak
Yeterince açik olmasa da, yayinladiklari avukat görüsmelerinde birtakim bilgileri satir aralarinda da olsa ögrenebiliyorduk. Bazi ‘askeri yetkililerin’ gidip geldigi yogun bir Imrali trafigi yasaniyor, bunun Kandil baglantilari saglanarak islevsel kilinmasina çalisiyorlardi. Bütün bu yogun trafik sonucunda Kandil’deki savas istemeyen kadrolarin tasfiye edilmesi
basarilarak, 1 Haziran 2004 günü savasi yeniden baslatmayi basardi. Baslatmaya baslatti da, yakin zamana kadar devlet denince Öcalan’in aklina gelen birileri bir türlü kendisine vaat ettikleri sözlerinde duramiyorlardi.
Ulusalcilar bir yandan medya patronlarinin ve en üst düzeyde bazi devlet organlarinin destegiyle büyük kampanyalar ve bayrakli mitingler düzenlerken, hedefledikleri askeri darbeyi bir türlü gerçeklestiremiyorlar, tersine AK Parti güç kazaniyordu. Hatta Öcalan buna öyle öfkelenmisti ki, 3 Agustos 2005’ta, ‘AKP Hükümeti Genelkurmay ile PKK’yi karsi karsiya getirip çatisma ortami yaratarak rant saglamaya çalismaktadir AKP’nin bu çabasi kendi iktidarini süreklilestirmeye yöneliktir. AKP’nin bu politikalari Türkiye’nin gelecegini karanliga sürüklüyor. Böyle giderse Türkiye bölünür.” diyerek kardesi Mehmet Öcalan’a içini dökmüstü.
AK Parti’ye karsi derin isbirligi
Bir yandan da ortaya çikan çesitli gerekçelerle Türk aydinlari arasinda büyük kirilmalar yasaniyordu. 28 Subatta askerlerin bir kez daha rejime müdahale etmesiyle baslayan ulusalcilik veya Kizil Elmacilik olarak adlandirilan militarizm yanlisi bir takim ‘devrimci’ ve ‘sol’ gruplara ilaveten AK Parti iktidariyla ortaya atilan iç karartici komplo teorileri, alenen islenen ve yargiya falan intikal etmeyen nefret söylemleriyle cephe genisletiliyordu. Bunlar konferans basip dagitiyor, suç duyurulariyla haklarinda dava açilmasini sagladiklari aydinlarin durusmalarini basarak linç girisimlerine kalkisiyor ve bir takim medya organlarinda akil almaz kiskirtmalarda bulunuyorlardi. Sonunda isi Hrant Dink’in katline kadar vardirdilar.
Ne var ki, henüz aydinlatilamamis olsa da, Anafartalar Çarsisi patlamasi türünden bazi sabotajlar, 367 krizi, 27 Nisan vs gürültü patirtisina ragmen 2007 genel seçimleri yapildi ve AK Parti gücünü artirdi. Ergenekon davasi ile baslayan yeni bir yargi süreci basladi. O günlere kadar hareketlerinde hiçbir engelle karsilasmayan, hiçbir zaman yargilanacagini düsünmeyen ve cezasizligi kendileri için bir statü haline getirmis olan çevreler ve sahsiyetler yakalanip tutuklanmaya basladilar.
Bütün gayretlerine ragmen AK Parti disinda bir koalisyonunun, yakin ve orta gelecekte pek mümkün olamayacagi anlasilmis oldu. Bu arada DTP’de, gösterdigi bagimsiz adaylarla solun da destegini alarak meclise girmeyi ve muhalefete destek vermeyi basardi; ama derin devlet buna bile tahammül edecek esneklige ve anlayisa sahip degildi. Peki, ne yapilmaliydi? Seçim sandiklari ile bekledikleri sonuç elde edilemiyordu artik. Bir B plani olmaliydi ve onu uygulamanin zamani gelmisti. Genel Kurmay sitelerinde ve ulusalci yayin organlarinda hazirlanmis ‘belge ve bilgilerle” Yargitay Bassavcisi devreye sokulmaliydi. AK Parti ve DTP’yi kapatilma talebiyle Anayasa Mahkemesi’ne havale ettirdiler. Sonuçta AK Parti tuhaf bir kararla ‘suçlu’ bulundu, cezalandirildi, ama yerterli sayiya ulasilamadigi için kapatilamadi. DTP kapatildi, ancak yedegindeki BDP kurulup hazirda bekletildigi için siyasi yasaminda bir kirilma olmadi. Gene basaramadilar.
Kimi beyaz Türkler’in Öcalan aski
Ardindan 2010 yili Anayasa degisikliklerini parlamentoda engellemeyi basaramayinca bu kez referanduma umut bagladilar. Hayir diyemedikleri degisikleri bari boykot ederek engelleyip AK Parti’ye haddini bildirmek istediler. Yine basaramadilar ve bir C planlari var midir bilemiyorum. Ama su da var ki, son bir yillik süreçte hükümet politikalarinda bazi kirilmalar yasanmasi, Içisleri Bakaninin sik sik yaptigi gereksiz ve itici açiklamalar, çok da gerekli olmayan bir takim polemikler ve en önemlisi Uludere-Roboski katliaminin sorumlularinin hala aydinlatilmamasi gibi hadiseler, onlardan bagimsiz ve meseleye gerçekten daha iyimser bakan birçok entelektüel ve demokratin da hayal kirikliklarina yol açti.
Kemalist-Stalinist gelenekten yetisme Türk aydini karakterinde, kendileri olarak hareket etmek gibi bir inisiyatif olmadigi için daima bir yerlere angaje olmak ve hemen altina girebilecekleri bir semsiye ihtiyaci vardir. Beyaz Türk bir yazarin Radikal’deki kösesinde ‘Türkleri ve Kürtleri en çok Öcalan düsünür’ veciz ifadesinde de net olarak açikladigi gibi siginilacak tek liman olarak PKK muhalefeti kalmisti. Zaten Duran Kalkan’da öyle düsünüyordu. CHP siginacak veya muhalefet edilecek bir halde degildi. Hem zaten bir devrimciye CHP’li olmak yakismazdi. 2011 Haziran seçimlerinde basta Öcalan olmak üzere PKK’nin de ihtiyaç duydugu somut adimlar atildi. Seçilme garantisi olan bazi bölgelerde devrimci-nüktedan Türkler aday gösterilerek milletvekili olmalari saglandi. Simdi sira devrimci bir Türkiye partisinin insasina geldi. Böylece bazi Kürt feodalleriyle Türk devrimcileri el ele verip, Kasri Kanco’da govendler/halaylar çekerek ekolojik-demokratik toplumun insasini gerçeklestirmek üzere yeni bir devrimci Türkiye partisi insasina çalisiyorlar.
—————————————-
Star-Açik Görüs, 16 Agustos 2012
Ümit Firat
