Makale

Roboski ve ‘Istenmeyen Çocuklar’

‘Istenmeyen Çocuklar’ sadece Roboski’nin kayda geçmis, hiç silinmeyecek ‘hikayesi’ degil. Katliamlar sonrasi ortak suskunluga yürekli bir direnis ayni zamanda. ‘Bir kessen bin çikan deli mese agaçlari’ misali hatirladikça yasayacak olan çocuklarin sevincini hatirlayarak yasatmaktir. Asirlardir bitmeyen çileyi, zulmü bitirebilme umudunu korumaktir.

Çocuklugun sevinç tomurcuklari henüz patlamadan yok edilen eksik bir hayattan geriye ne kalir?

Serin dag rüzgarlarinin ‘yoksunlugu’ derinden hissettirdigi çorak topraklarda ogullardan kalan tek bir ayakkabi, nefes kokusunu hatirlatan taze bir gelincik, yüregi kavuran koyu bir agit, bos odalarda sessizligi yirtan tabak, çanak sesleri, karda iz birakan tedirgin kus adimlariyla gülümseyen bakislar, aciyla gölgelenen vaktinden çok önce burusmus yüzler. Geriye ne kalir?

Her sene bugün 28 Aralik’ta benzer düsüncelerle, artik büsbütün incinmis adalet bilincimle o sabaha dönüyorum. Hayata vicdaniyla tutunmaya çalisan herkes gibi kendimi büsbütün çaresiz hissediyorum. Yüzlerce kez baktigim fotograflar, izledigim belgeseller, okudugum yazilar beni her defasinda ‘insan’ olmaktan utandiriyor. Yine de kimilerinin hala ‘katliam’ demekten çekinen zehirli diline ragmen devletin, iktidarin, militarizmin ve bu güçlere kosulsuz biat eden merkez medyanin ne kadar alçalabileceginin çiplak fotografi olan ‘vahseti’ hatirlamanin ve hatirlatmanin gelecek için umut barindirdigina inaniyorum.

Üç sene sonra Roboski katliaminin tek bir faili bile yargi önüne çikarilmamisken geriye kalan kelimelerin gücüne siginmaktan, bikmadan usanmadan, umutsuzluk çukurunda bogulmadan adalet talep etmekten baska ne olabilir?

Banu Güven’in hazirladigi belgeselin basinda 13 yasindaki oglu Muhammed Encü’yü kaybeden Ubadullah Encü anlatiyordu: ‘Kendim oglumu ariyordum. Sirtindaki kiyafetten tanidim. Sol elinde katir ipi vardi. Ondan daha büyük çekmis onu, bu tarafa gel, diye. O sirada bomba atmislar. Kafasini kendi çikardim bu taraf (eliyle tarif ediyor) dümdüz. Bir tane burun, bir göz, bu kadar (basinin yarisini gösteriyor) kafa kalmistir. Tanidim, dedim benim oglumdur. Çikardim, temizledim. Iki üç kez öptüm orada’.

Buna benzer onlarca anne, baba, kardes, akraba ve dostlarin anlattiklarini dinledikten, izledikten sonra söz bitiyor aslinda. Söylenecek, yazilacak her kelime hayatin hakikatine fazla gelir. Ama dedim ya baska çaremiz yok. Bu katliamlari unutturanlara, otuz yildir bu kirli savasin sürmesini farkli yöntemlerle destekleyenlere, süreci oy devsirmek için kullanirken emri kimlerin verdigini halkina, 34 çocugun, gencin ailelerine açiklayamayanlara inat hatirlamak zorundayiz.

‘Yazarlar arasinda Dostoyevski, Tolstoy’ olmali’

Müge Tuzcuoglu’nun yayina hazirladigi, yazarlarin katkida bulundugu ‘Istenmeyen Çocuklar ‘ Roboski Katliamini Hatirlamak ve Hatirlamak’ adli kitabin giris yazisinda kitabi hazirlama nedeni net bir dille anlatiliyor: ‘Hatirlamadikça, hatirlamak için aramadikça; nasil bir dünya yarattigimiz ortada. Hatirlamadigimiz için gücümüzün neye yettigi de…Bunlara hiç deginmeden ortak hatirlamanin ve ortak hafizanin gücünü göstermek istedi bu kitap. Yasananlarin, birey birey hayatlarimizin, hayatlarimizda neye tekabül ettigini göstermek’.

Roboski’yi hatirlamak, yanik kokan o aciyla yüzlesmek sadece bu katliamla yüzlesmek degil elbet. Geçmisin üzerine çekilen bütün kirli örtüleri kaldirip altina gizlenenlere de cesaretle bakmak anlamina geliyor. Dersim, Sivas, Maras, kanli darbeler ve otuz yildan fazla süren savasin çamurdan tortusu da o karanlik çukurda bütün suçlarini itiraf etmek için asil sahiplerini bekliyor. Bu korkunç ezilmislik hissinden açikça yüzlesmeden kurtulmak mümkün mü?

Belki bir katliamdan sonra toplumun farkli kesimlerini ilk kez bir araya getirerek gerçek bir dayanisma duygusuyla hazirlanan, hafizayi diri tutan bu tür çalismalari önemsiyorum bu yüzden. Kitabin hazirlik asamasinda Roboskili birkaç gence danismislar. Onlardan biri, ‘Roboski ne kadar anlatilirsa o kadar iyi! Bence mesela yazarlar arasinda, Dostoyevski olmali, Tolstoy olmali..’ demis. Bu cevap, bölgede yasanlarin algisini göstermesi açisindan da çarpici bir örnekti.

‘Delidir mese agaçlari’

Sonra Müge Tuzcuoglu’nun ‘Delidir mese agaçlari’ diye baslayan yazisini okudum. Olay gecesinin taniklariyla konustuklarini aktariyordu. Oldugu gibi…O ugultulu patlamayi, basinçla yerinden firlayip metrelerce öteye düsenleri, gökten yagan katir ve insan parçalarini, saatlerce kayalarin dibinde ölü taklidi yapanlari gördüm. Son anda kelime-i sahadet getiren parmaklarini da…Çocuklarin inlemelerini, katirlarin kisnemelerini, kirilan dallarin çitirtilarini, yanginin cizirtisini duydum. Yanik kokusu havada asili kalmisti. Orada tam o çaresizligin ortasinda duruyordum sanki. Onlarin yerine bu dünyadan yok olmak istedim. Sonsuza kadar yazsam kelimelerin o ani anlatamayacagini, iyilestiremeyecegini biliyordum çünkü.

Ama okudum sonuna kadar. Onlar için, geride kalanlar için. Otuz kirk lira para kazanabilmek, eve çay, seker, ekmek getirebilmek için daglarda, sinir köylerinde kardesleri kadar çok sevdikleri katirlarla kaçakçilik yapmak zorunda birakilan çocuklari hiç unutmamak için tekrar tekrar okudum. Her seye ragmen yazinin umuduna sarilarak.

Atlari çok sevdiginden veteriner olmak isteyen 13 yasindaki Muhammed’in hayallerini düsündüm. O meseligin ortasinda yasarken biri ona 14. Yas gününde Buzatti’nin ‘Yasli Ormanin Gizemini’ hediye etseydi, kim bilir ne çok sevinirdi. Istediklerinde bir hayvana, insana dönüsebilen, barindiklari agaçlardan dilediklerinde çikabilen cinlerin hikayeleri ona nasil hayaller kurdururdu acaba?

Bir daha hiçbirinin istese de kitap okuyamayacagini, sirildayan bir nehrin kenarina çöküp türkü söylemeyeceklerini, bilgisayari alabilmek için ilk kaçagina çikan Orhan gibi üsüdüklerini belli edemeyeceklerini, Seyithan gibi sevgililerine mesaj atamayacaklarini, birbirlerine ‘askin formülünü sorup gülüsemeyeceklerini bilmek geride kalan bizlerin hayatini da epey eksiltiyor.

‘Bizi öldürenler bizim gibi insan mi’

Çocuklarin daglardaki ‘koruyucu melekleri’ deli meseler misali, kayiplarimizin üzerine titremeli, bir daha böyle katliamlar yasanmasin diye hatirlamali, hatirlatmaliyiz. Kitaba katkida bulunan yazarlar ve taniklar sonsuz Roboski yolculugunda güçlü bir adim daha attilar. Bu halkanin bir parçasi olmak her seyden evvel devletlerin zorbaligindan korunabilmek adina önemli. Ne demek istedigimi Fahreddin Haci Selim’in ‘Halepçe’den Roboski’ye’ ve Ehmed Huseyni ‘nin ‘Bellek Acisi’ baslikli yazilarinda daha açik görebilirsiniz. Huseyni, 1960 yilinda Rojova’nin Amude kentindeki bir sinemada çikartilan yanginda diri diri yanan 300 çocuktan biri olan Ebdulsemed’in babasi. ‘Acidir Amude’nin çig atesinde yuvarlanan ve sabahin safaginda patika yollarda Roboski’ye dogru yola çikan…Yaratiklar, geyiklerin rüyasini görürler acida, katliamlarin kuytusunda ve sirrinda gezerler, peki bunlar, bizleri öldürenler bizler gibi insan mi? Evet çocuk! Taze çocuklugunun unutulan yanlarini kandiracak bir sey yok mu, alnina yazilan sadece bir matem; uzun bir matem çok uzun, varolusun baslangicindan yesil taçtaki Kürtçe türküye kadar’. Böyle yazmis çocugunu bir baska katliamda kaybeden baba.

Romanci Haydar Karatas yazisinda Roboski’deki fotograflarin bütün anlatilanlari toptan bitirdigini söylüyor: ‘Ve öyle olur ki bazen bir fotograf karesi genel insanlik durumunun bir belgesi haline gelir…Ama o sadece bir fotograf karesi degildir; Kürdün hikayesinde bütün anlatilarin sonudur. Söyle oldu, böyle oldu denen her seye noktayi koymustur. Toplum o fotograf karsisinda dilsiz kalmistir’.

‘Istenmeyen Çocuklar’ sadece Roboski’nin kayda geçmis, hiç silinmeyecek ‘hikayesi’ degil. Katliamlardaki ortak suskunluga yürekli bir direnis ayni zamanda. ‘Bir kessen bin çikan deli mese agaçlari’ misali hatirladikça yasayacak olan çocuklarin sevincini hatirlayarak yasatmaktir. Asirlardir bitmeyen çileyi, zulmü bitirebilme umudunu korumaktir. Katliam sirasinda köyünü arayarak ‘Bizi katlettiler, öldürdüler, annemizi babamizi alin gelin’ diye haykiran Servet gibi kardeslerimizin elinden tutmak ve o katirlar gibi inat ederek o elleri hiç birakmamaktir.

Kurtulanlardan birine sormuslar; ‘Katliamdan 4 ay sonra bir çocugun oldu. Adini da serdar koydun. Onun dogumunda ne hissettin ve neden Serdar? ‘O anlatirken yine orada soguk bir kayanin dibinde oturmus çaresizce onlari izliyordum: ‘O dogdugunda sehit arkadaslarimin anneleri geldi aklima. Sevincimi hiç yasayamadim. Üzerimize bombalar yagdiginda parçalanan bedenler gökyüzünden düserken bazi parçalari agaçlara takildi. Agaçlarin üzerine düstü. 34 insanin bedeni agaçlarin üzerinde kaldi.

Kürtçede ‘ser dare me’ derler. Ser-dar ismini ise bunu andirsin diye koydum. Agacin üstü demek…’

Hal böyleyken kitabin isminin nereden geldigini de hatirlatmak lazim. ‘Katliami yapmis biri olarak , üzerine bir de kürtaj benzetmesi yapacak kadar piskinlesebildikleri için, bizler mutlaka istenmeyen çocuklar’iz!’

Biz ‘istenmeyen çocuklar’ ne kadar kalabaligiz aslinda degil mi? Göremedikleri gücümüz tam da orada, umudu yesertebilen kelimelerde sakli.

· Istenmeyen Çocuklar ‘ Roboski Katliamini Hatirlamak ve Hatirlatmak’ / Hazirlayan Müge Tuzcuoglu / Iletisim Yayinlari

· Kitaptaki bütün yazilarin Kürtçesi de mevcut.

—————————————————–

T24-28 Aralik

A.Esra Yalazan

Back to top button